Publication: 1987 intifada sürecinden günümüze kadar İsrail-Filistin anlaşmazlığında dinci ve milliyetçi akımların rolü
Abstract
Uluslararası ilişkiler açısından bakıldığında yirminci yüzyılın en problemli ve karmaşık konularının başında Filistin Sorunu'nun geldiğini söyleyebiliriz. Filistin sorunu, bu yüzyılın ikinci yarısından sonra bölgesel bir sorun olmaktan çıkıp iki kutuplu sistemin rekabet alanına dönüşmüştür. Günümüzde ise tek kutuplu dünyanın Ortadoğu ayağındaki çıkar çatışma alanı haline gelmiştir. Filistin-İsrail arasındaki çatışmaların 1917'de İngiltere Dış İşleri Bakanı Lord Arthur Balfour'un, Filistin'de Yahudilerin bir yurt edinebileceğini söylediği Deklarasyon'un yayınlamasıyla birlikte başladığı söylenebilir. 1919 yılında Filistinlilerin ve Yahudilerin durumunu incelemek için King-Cerene Komisyonu kurulmuştur. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) kurulan bu komisyonla Filistin coğrafyasının değişmesinde rol almıştır ve halen de bu rolünü sürdürmektedir. ABD'nin BM'nin İsrail aleyhine almış olduğu kararları veto etmesi, İsrail'in Filistinlilere yönelik uluslararası hukuka ve insan haklarına aykırı eylemlerine güç katmıştır. Filistinliler, İsrail'in kendilerine uygulamış olduğu uzun baskı ve tecrit politikası sonucunda umutlarını ve beklentilerini kaybetme durumuna gelmişlerdir. 1987 intifadası böyle bir sürecin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Filistinliler bu isyanla işgal edilmiş topraklarında farklı bir eylem türü geliştirmiş, İsrail'e karşı yeni bir güç unsuru olarak bazı hareketleri de ortaya çıkarmıştır. Bu isyan, bazen taş atma, boykot, iş bırakma, bazen de İsrail'i en fazla tedirgin eden intihar eylemleri şeklinde kendini göstermektedir. İntifadayı şiddetle bastırmaya çalışan İsrail, dünya kamuoyunda şiddet uygulayan bir devlet olarak tanınır olmuştur. Uluslararası kamuoyunun baskısı ve Filistin direnişi karşısında İsrail, Filistinlilerle barış masasına oturmuştur. 1993'te başlayan barış süreci günümüze kadar devam etmektedir. Barış sürecinde İsrail'deki dinci ve milliyetçi (Din eksenli radikal sağ) akımlar genel olarak arz-ı mev'ud diye isimlendirdikleri ve sınırları Kitab-ı Mukaddes'te geçen toprakların Filistin halkına barış için verilmesine karşıdır. Bunun için de İsrail tarafından işgal edilmiş topraklarda yerleşim yerleri kurmuşlardır.İsrail, bu toprakların Kitab-ı Mukaddes'te belirtildiği gibi kimseye verilmeyeceğini savunmaktadır. Filistinliler ise, İsrail'in 1967'de işgal etmiş olduğu topraklardan çekilmesini istemektedir. Barış görüşmeleri de bu noktada tıkanmaktadır. İsrail bu noktada Filistinlilere karşı şiddet ve baskı kullanırken, Filistinli radikal dinci hareketler bunu karşılıksız bırakmamakta, İsrail'e karşı intihar eylemleri düzenlemektedir. İsrail güvenlik güçleri, intihar eylemlerini önlemekte başarısız olmuştur. İslâmî hareketler 1987 intifadasıyla birlikte Filistin'de yeni bir güç unsuru olarak ortaya çıkmıştır. Bu güç unsurunun önlenemeyen yükselişine, İsrail'in eylemleri önleme konusundaki başarısızlığı da eklenmektedir. İsrail, varlığını kabul etmeyen ve kendisini Siyonist düşman diye nitelendiren hareketler karşısında aciz kalırken, diğer taraftan İsrail'i bir devlet olarak tanıyan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ)'yle masaya kendi şartlarını dayatarak oturmayı tercih etmiştir. Böylece FKÖ'ye İslâmî hareketleri engellemek gibi bir görev yüklemiş olacaktır. 1993'te Oslo'da başlayan barış süreci 2000 yılında Camp David'te yapılan görüşmelerle tıkanmıştır. Bunun nedeni İsrail'deki dinci ve milliyetçi akımların etkisiyle barış anlaşmalarının gereklerinin yerine getirilmemesi ve işgal altındaki topraklarda barışa rağmen yeni yerleşim yerlerinin kurulmasıdır. Buna ilaveten bu tezde 1993'te başlayıp günümüze kadar devam eden İsrail ve Filistin'deki dinci ve milliyetçi akımların barış sürecine etkileri üzerinde durulacaktır. Akımların ortaya çıkışı, olayları anlamlandırma biçimleri ve barışa yaklaşımları incelemek için de, Filistin ve İsrail Tarihi'ne özellikle de Filistin-Yahudi çatışmasının geçmişi incelenecektir. 1987 İntifadası'ndan önce ve sonra İsrail'deki dinci ve milliyetçi akımların barışa bakışları, Filistin halkına yaklaşımları ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan radikal islâmî hareketlerin nasıl yeni bir güç unsuru haline geldiklerini, ayrıca Filistin radikal islâmî hareketlerin İsrail'e karşı başlatmış oldukları saldırıların alt yapısını ve İsrail halkı üzerinde bıraktığı psikolojik etki de incelenecektir. Bu eylem biçiminin İsrail yönetimini, kamuoyunu etkilemesi ve İsrail güvenlik güçlerinin bu eylemleri engelleyememesi, işgal altındaki toprakların tartışılmasına neden olmuştur. İsrail barış yanlılarının, İsrail'in bu topraklardan çekilmesi gerektiğini savunurken, din eksenli radikal milliyetçi oluşumlar ise, buna karşı çıkmakta ve barış için toprak tezini reddetmektedirler. Bu hareketler yapılan barış anlaşmalarındaki maddelere rağmen yeni yerleşim yerleri/ bölgeleri kurmaları ve İsrail yönetiminin yeni yerleşim yerlerine yaklaşımı üzerinde de durulacaktır. Radikal dinci hareketlerin barışa yaklaşımları ve eylem biçimleri anlaşmanın taraflarını baskı altında tuttuğunu ve anlaşmanın gereklerini, bu hareketlere rağmen gerçekleştiremediklerini, bunu gerçekleştirdikleri takdirde sonucuna katlandıklarını (Rabin'in radikal dinci bir Yahudi tarafından Filistinlilere toprak verdiği için öldürülmesi gibi) anlatılmaya çalışılacaktır. İsrail yönetimi, İsrail'deki din eksenli radikal milliyetçi grupların yaklaşımlarını da dikkate alarak, güçlenen İslâmî hareketler karşısında, etkisizleşmiş ve İslâmî hareketlere karşı konumunu korumaya ve güçlendirmeye çalışan FKÖ'le barış yapmaya istekli olmuştur. Yeni süreçte FKÖ'nün başı olarak Yaser Arafat, geçmişteki devrimci özelliklerinden vazgeçmiş, İsrail ile meşrulaştırıcı ve konumunu korumaya çalışan politikayı izleyen bir tipoloji çizmiştir. El-Aksa İntifadası'yla birlikte Arafat'ın bu tutumunu az gören İsrail ve ABD yönetimi Arafat'ı devre dışı bırakarak, anlaşma masasına intifada karşıtı olarak bilinen Mahmut Abbas (Ebû Mazen)'le oturmayı tercih etmiştir. Bunun neticesi olarak, Ortadoğu'da gelişen devrimci dalganın paralelinde Filistin'in yeni yönetimini (Mahmut Abbas) dışlayan ve İsrail'e karşı silahlı mücadeleyi savunan örgütlerin İsrail üzerindeki güç unsuru konusu da incelenecektir. Filistin halkı, her gün yeni kayıplarla karşı karşıya gelmekten, evlerinin yıkılmasından ve tutuklanmaktan kurtulmanın beklentisini, Arafat'ın ve şimdi ise Abbas'ın yerine getirmiyeceğini bilmektedir. Filistinliler ile İsrail'in şiddet politikası arasındaki koalisyon, Filistin'de şiddet eğilimlerinin artmasına neden olmuş ve yeni oluşumların şiddet politikasına daha bir sarılmalarına neden olmuştur. Lübnan'da İsrail'e karşı savaşan Hizbullah'ın eylemleri sonucu, İsrail güçlerinin Lübnan'dan çekilmesi, Filistinli direniş hareketleri tarafından kurtuluşun tamamen silahla sağlanacağı düşüncesini geliştirmiştir. Bu da Son dönem Filistin direnişinde din eğilimli hareketlere desteğin artmış olmasını beraberinde getirmiştir. İsrail'de de barış girişimlerini destekleyen gruplar yanında silahlı din eksenli radikal milliyetçi grupların eylemleri de artmıştır..
