Publication:
Uluslararası hukukta ortak menfaatlerin rolü ve küresel adalete etkisi

Loading...
Thumbnail Image

Date

Journal Title

Journal ISSN

Volume Title

Publisher

Research Projects

Organizational Units

Journal Issue

Abstract

Uluslararası hukuk başlangıçta öznesi sadece devletlerden oluştuğu ve daha çok teamüle dayalı olduğu için devletlerarasında geçerli asgari kurallardan oluşan bir yapıdan ibaretti. Zaman içerisinde yeni öznelerin katılımıyla “uluslararası topluluk” fikri uluslararası hukuk aleminde hukuki bir fenomen olarak yer almaya başlamıştır. Bu durum daha önce devletlerin çatışan menfaatleri arasında dengeleyici bir yol bulmayı temel amaç edinen uluslararası hukukun önceliğinin değişmesine yol açmıştır. Uluslararası toplum temelli yeni hukuki düzen devletlerarası çatışan menfaatleri dengelemekten ziyade uluslararası toplumu oluşturan süjelerin ortak menfaatlerini önceleyen bir yapıya evrilmeye başlamıştır. Bu yeni yapı özellikle sayıları gittikçe artan hükümetler arası örgütler ve hükümet dışı örgütlerin çalışmaları ile şekillenen ve uluslararası toplumun çıkarlarını esas alan çok taraflı antlaşmalarla daha kompleks bir normlar bütününe sahip olmuştur. Uluslararası hukukta yaşanan bu dönüşüm daha önce az sayıda devlet arasında kıyasıya bir mücadelenin olduğu bir ortam yerine çok daha fazla sayıda devlet ve bunlara ilaveten yeni ortaya çıkan hükümetler arası ve hükümet-dışı örgütlerle birlikte küresel adalete yönelik beklentiler büyük oranda artmıştır. Uluslararası toplumun bireyler de dahil her bir süjesinin küreselleşme ve teknolojik gelişmeler sayesinde bilgi, farkındalık ve beklentilerinin artması daha önce yaşanan büyük savaş ve yıkımlarla sonuçlanan adaletsizliklerin tekrar ortaya çıkmaması için küresel adaletin ne kadar önemli bir olgu olduğunun anlaşılmasını sağlamıştır. Uluslararası hukuk sisteminin kompleksleşmesi küresel adalete yönelik beklentilerin de artmasında neden olmuştur. Özellikle Birleşmiş Milletler hem kurumsal yapısı hem de uzmanlaşmış örgütleriyle dünyanın ihtiyaçlarına yönelik tarım, gıda, sağlık, ticaret, kalkınma vb. pek çok alanda önemli faaliyetler icra etmektedir. Bu faaliyetler devletlerarasında eşgüdüm ve iş birliği sağlamanın yanı sıra uluslararası yeknesak kurallar oluşturmak ve bunların ulusal mevzuatlara da iktibası suretiyle sorunların azaltılarak uyum içerisinde bir uluslararası düzen oluşturulmasına hizmet etmektedir. Bu sayede uluslararasında neredeyse hemen her alanda benzer kuralların uygulanmasına tanıklık etmek mümkün olacak ve belki küreselleşmenin nihai amacı olan sınırların anlamsızlaşması ile Francisco de Vitoria ve Immanuel Kant gibi filozofların tasavvur ettiği “evrensel misafirperverlik” anlayışı ile bireyler istedikleri ülkeye serbestçe gidebilecek ve yerleşebileceklerdir. Tabi ki şu anki uluslararası sistemde henüz böyle bir aşamaya ulaşılamadığı aşikardır. Hatta bazı yazarlar küreselleşmenin bu nihai aşamasına varılmasıyla birlikte tek bir hukuk sisteminin küresel anlamda egemen olmasından ötürü artık uluslararası hukukun var olmayacağını belirtmektedirler. Uluslararası ilişkileri açıklamada yaygın olarak üç farklı teori ileri sürülmektedir. Bunlar sırasıyla; gerçekçi okul, uluslararası okul ve evrenselci okuldur. Yukarıda bahsettiğimiz Vitoria ve Kant gibi filozoflar evrenselci okulun temsilcileridir. Gerçekçi okulun önde gelen temsilcisi Thomas Hobbes olarak görülürken, uluslararası okul ise Hugo Grotius’a dayandırılmaktadır. Nitekim Grotius’tan sonra bu görüş de ilerleyen zamanlarda gerçekçi ve evrenselci okullara daha yakın duran iki farklı kola ayrılmıştır. Uluslararası hukuk açısından handikap olarak görülebilecek durum, bir yandan gerçekçi okulun tamamen güç ilişkilerini esas alarak uluslararası hukukun etkinliğini göz ardı etmesi diğer yandan da evrenselci okulun çok güçlü ulusüstü yapılar öngörmek suretiyle uluslararasındaki farklılıkları giderek azaltarak nihai aşamada uluslararası hukuku işlevsizleştirmesidir. Dolayısıyla uluslararası hukukun varlığını korumaya devam edebileceği yegâne yapı uluslararası okul gibi görünmesine karşın bu görüşte dahi diğer iki görüşe yaklaşan fraksiyonlar varlığını göstermektedir. Bu çalışmada özellikle evrenselci okulun geçmiş ve günümüz temsilcilerinin görüşleri ile uluslararası hukukun gelişimine ve küresel adaletin tesisine nasıl katkıda bulunulabileceği ortaya konulmaya çalışılmıştır. Ancak bu yapılırken gerçekçi okul kesinlikle göz ardı edilmemiş ve yeri geldikçe gerçekçi okulun fikirlerinden de istifade edilmeye çalışılmıştır. Burada özellikle uluslararası hukukun doğrudan varlığını sorgulayan meydan okumaları üreten bu iki okulun fikirlerinden neden faydalanıldığı sorusu akla gelebilir. Bu sorunun cevabı uluslararası hukukun sürekli değişim ve dönüşüm içerisindeki yapısındadır. Mantık ve yaklaşım itibariyle bu üç okula benzer şekilde uluslararası hukuk tarih içerisindeki dönüşümü ve sahip olduğu kurallar itibariyle üç farklı aşamada incelenmektedir. Bunlar sırasıyla, birlikte var olma hukuku, iş birliği hukuku ve dayanışma hukukudur. Modern uluslararası hukukun başlangıcı sayılan Vestfalya Barışı (1648) ile uluslararası hukukun süregelen teamüller ve akdedilen antlaşmalar vasıtasıyla devletlerin birlikte var olabilmesine ilişkin kurallar gelişmeye başlamıştır. Uluslararası hukuk yaklaşık üç asır bu ilk aşamadan öteye geçememiştir. Ancak teknolojinin ve silahların gelişmesiyle tarihin gördüğü en büyük dramlar Birinci ve İkinci Dünya Savaşları vesilesiyle ortaya çıkmıştır. Bu durum uluslararası toplumu kurumsal yapılar oluşturmaya yönlendirmiştir. Milletler Cemiyeti ve halefi Birlemiş Milletler bu kurumsal yapıların en bilinenleridir. Vestfalya Barışı’nın da çok büyük kayıpların yaşandığı Otuz Yıl Savaşları’nın neticesinde gerçekleştiği göz önünde tutulduğunda aslında uluslararası hukukta yaşanan büyük dönüşümlerin arkasında ne yazık ki büyük trajedilerin olduğu görülecektir. İnsanlık her defasında yaşanan sıkıntıların bir daha gerçekleşmemesi için çözümler üretmeye çabalamaktadır. İnsanlık hakkında belki de söylenebilecek en olumlu şey bu çözüm arayışı ve tüm zorluklara karşın çözümde sebat etme iradesidir. Milletler Cemiyeti iki savaş arasında fazla etkinlik gösterememiş olsa da Birleşmiş Milletler kendisine verilen ve zaman içinde daha da genişleyen yetkileriyle uluslararasında iş birliğini öncelemiş ve gerek kararları gerekse akdedilmesine önayak olduğu antlaşmalar vasıtasıyla iş birliği hukuku aşamasının uluslararası hukukta temel yönlendiricisi olmuştur. Hatta pandemi örneğinde görüldüğü gibi sağlık ve gıda gibi bazı alanlarda sosyoekonomik açıdan geride kalan bazı ulusların yardım alabilmesi için yaptığı bazı inisiyatiflerle dayanışma hukuku aşamasının kapılarını açmıştır. Dayanışma hukuku için halen yapılması gereken çok fazla işlem ve eylem bulunmaktadır. İklim değişikliği, salgınlar, ekonomik buhranlar ve doğal afetlerle mücadelede sorunun küresel, bölgesel veya yerel olmasından bağımsız olarak uluslararası topluluğun bütün öznelerinin dayanışma içerisinde hareket etmesi önem arz etmektedir. Son yıllarda yaşanan felaketlerde gerek devletlerin gerekse sivil örgütlenmelerin ellerindeki kaynaklar vasıtasıyla müdahalelerinde uluslararası dayanışmanın önemi net şekilde ortaya çıkmıştır. Ancak çoğu olayda yazılı kurallardan ziyade ilgili aktörlerin karar alma mekanizmalarını hızlı şekilde harekete geçirecek inisiyatifi göstermeleri sorunlara çözüm bulmada etkili olmuştur. Bu bağlamda uluslararası dayanışma hukukunun hem antlaşmalar hem de teamül yoluyla gelişerek ilerlemesi için halen katedilmesi gereken uzun bir yol bulunmaktadır. Çalışmada vardığım temel sonuçlardan birisi gerçekçilik, uluslararasıcılık ve evrensellik okullarıyla, birlikte var olma hukuku, iş birliği hukuku ve dayanışma hukuku arasındaki bağlantı ve koşutluktur. Her bir düşünce okulu sırasıyla ilgili hukuki safhanın oluşumunun fikirsel ve felsefi arka planını hazırlamıştır. Dolayısıyla bu üç uluslararası hukuk okulu da uluslararası hukukun tarihsel gelişimi içerisinde farklı dönemlerde önemli roller oynamıştır. Tezin konusu “uluslararası hukukta ortak menfaatlerin rolü ve küresel adalete etkisi” olduğu için çalışmada özellikle iş birliği ve dayanışma hukukunun gelişimine dair düzenlemeler önemli yer etmiş ve felsefi planda da gerçekçilik ve iş birliği hukuku artık büyük oranda uluslararası hukukunda inşasında işlevini tamamladığı için daha çok uluslararasıcılık ve evrensellik düşünce okullarının kuramları önemli yer tutmuştur. Bu bağlamda uluslararası hukukta yaşanan bazı gelişmeler uluslararası hukukun normatif yapısını güçlendirmiş ve on yıllar içerisinde uluslararası hukuka yöneltilen bazı sert eleştirileri hatta bir hukuk dalı bile olmadığı yönündeki ağır isnatları da büyük oranda ortadan kaldırmıştır. Şüphesiz bu gelişmelerden en önemlilerinden birisi yaklaşık yarım asır önce 1969 Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi (1969 VAHS) ile hukuk dünyasında kazandırılan “emredici norm” (jus cogens) konseptidir. Emredici norm kavramı pek çok uluslararası hukuk bilgininin de ifade ettiği gibi uluslararası topluluğun vicdanını yani daha da özelde varlık amacını koruyan ve temel asgari ahlaki standartlardan ilham alan bir hukuki normlar bütünüdür. Bu doğrultuda, kuvvet kullanma icrası ve tehdidi yasağı, soykırım yasağı ve işkence yasağı gibi normlar uluslararası hukukun emredici normlarıdır. Şurası kesindir ki eğer “uluslararası topluluk” hukuki anlamda sağlam bir zemine oturmuş bir kavram olmasaydı normatif anlamda emredici norm gibi bir düzenlemeye uluslararası hukuk alanında sahip olunması oldukça zordu. Bu sayede karşılıklı olarak birbirini besleyen bir şekilde hem uluslararası hukuk daha normatif bir yapıya sahip oldu hem de uluslararası topluluğun önemi daha da arttı. Emredici norm kavramı ayrıca iç hukuklarda bulunan ve Hans Kelsen tarafından kuramsallaştırılan “normlar hiyerarşisi” yapısının uluslararası hukukta da uygulanabilirliğini sağlamıştır. Zira uluslararası hukukta asli kaynaklar olan antlaşmalar, teamül ve hukukun genel ilkeleri arasında yasal olarak bir üstünlük bulunmamaktadır. Devletlerin hem öznesi hem de yapıcısı olduğu bir hukuk düzeninde onları da bağlayacak daha üst bir kurallar manzumesinin varlığı uluslararası hukuku güçlendirmiştir. Kaynaklar arası hiyerarşi olmayan bir hukuk sisteminde irade serbestisinin ne kadar güçlü bir rol oynadığını her hukukçu az çok takdir edebilecektir. Zira gerek teamül hukuku gerekse de antlaşmalar devletlerin iradesine dayanmaktadır. Hukukun genel ilkeleri ise zaten çoğu tarihsel olarak Roma Hukukuna dayanan ve yüzlerce yıldır bilinen ve uygulanagelen prensipleri yansıtmaktadır. Böyle bir yapıda hukukun genel ilkeleri ile tesis edilen dürüstlük kuralı, çelişki yasağı gibi birtakım ahlaki kökeni de olan kurallar haricinde devletlerin iradesini sınırlayabilecek pek bir yasal engel bulunduğu söylenemeyecektir. Nitekim birkaç devlet bir araya gelip dürüstlük kuralı ile çelişecek hükümler içeren bir antlaşma yapsalar yine kaynaklar arasında hiyerarşik açıdan eşitlik olduğu için Uluslararası Adalet Divanı veya başka bir yargı mercinin önüne mesele gelip, ilerici bir karar verilmediği sürece devletlerin iradesi yönünde antlaşmanın uygulaması gerçekleştirilecektir. Bu bakımdan, önce uluslararası hukukun değerli teorisyenleri tarafından ileri sürülen ve 1969 VAHS ile yasal bir zemine kavuşan emredici normlar konsepti, Lauterpacht’ın belirttiği gibi özel hukuk analojilerinin yoğun olarak uygulanabildiği uluslararası hukuka kamu hukukunun özelliklerini katarak, devletlerin iradesini belli yönlerden sınırlayan devrimsel bir düzenleme olmuştur. 1969 VAHS m. 53’e göre “Bir andlaşma yapılması sırasında uluslararası genel hukukun emredici bir normu ile çatışıyorsa batıldır. Bu sözleşme bakımından uluslararası genel hukukun emredici bir normu, bir bütün olarak Devletlerin uluslararası toplumunun, kendisinden hiçbir surette sapmaya müsaade edilmeyen ve ancak aynı nitelikte olan daha sonraki bir uluslararası genel hukuk normu ile değiştirilebilecek olan bir norm olarak kabul ettiği ve tanıdığı bir normdur”. Böylece devletlerin uluslararası hukukun emredici normları ile çelişen şekilde yapacakları antlaşmaların butlan ile malul olacağı açıkça yasal dayanağa kavuşmuştur. Kanaatimce bu hüküm uluslararası hukuk tarihi açısından devrimsel bir gelişme olup, 1945 sonrası insan haklarına dayalı yeni bir uluslararası düzen oluşturma yönündeki ortak iradeden bağımsız düşünülemez. Bugün uluslararası hukuk olarak karşımıza çıkan kuralların diplomasi ve savaş hukuku kuralları haricinde pek çok düzenleme 1945 sonrası kurulan yeni düzenin izlerini taşımaktadır. Deniz hukuku gibi kökleri Grotius sayesinde uluslararası hukukun kuruluşuna kadar dayanan bir alanda bile teamül kurallarını kodifiye etmesine karşın 1982 BMDHS dönemin konjektürel duruşunu ve Batılı Devletler haricindeki dünyanın irade ve arzularını yansıtan hükümler ihtiva etmektedir. Uluslararası Deniz Yatağı Otoritesi ve Uluslararası Deniz Hukuku Mahkemesi’nin kurulması örnek olarak gösterilebilir. Bu bakımdan yaşanan değişim oldukça derin ve pek çok alanı ilgilendiren bir görünüm sergilemektedir. Emredici normlar bir diğer taraftan uluslararası hukukta bir süredir var olan ve gittikçe sayıları artan asgari müştereklere ilişkin kurallara önemli bir katkı sağlamıştır. Çalışma konumuz da olan uluslararası topluluğun ortak menfaatleri içerisinde emredici normların da bulunduğu oldukça geniş kapsamlı bir kurallar manzumesinden oluşmaktadır. Kitle imha silahlarının yasaklanması, çevrenin korunması, insan hakları, insancıl hukukun asgari kaideleri ve uluslararası ticaret ve yatırımlara ilişkin temel kurallar ortak menfaatlerden sadece bir kısmını teşkil etmektedir. Dolayısıyla uluslararası topluluğun hukuki bir yapı olarak var olabilmesi için onun özneleri arasındaki ilişkilerde de kullanabilecekleri müşterek menfaatlerin varlığı oldukça önem arz etmektedir. Uluslararası hukukta bu yöndeki kuralların gerek antlaşmalar gerekse teamül yoluyla gelişimi uluslararası hukuka çok önemli bir katkı sağlayacaktır. Uluslararası hukukun bu şekilde müşterek menfaatlere yönelik kurallar çerçevesinde gelişimi doğal olarak uluslararası hukuktan olan beklentileri de arttırmıştır. Özellikle uluslararası hukukun eskiden adaleti sağlamada yeterince başarılı olmadığını hatta böyle bir amacının da olmadığını belirtenler uluslararası hukukun artık temel amaçlarından birisinin küresel adaleti sağlamak olduğunu ve bu yönde adımlar atılması gerektiğini iddia etmişlerdir. Başlarda filozoflar, toplum ve siyaset bilimciler tarafından ileri sürülen bu argümanlar artık uluslararası hukukçular tarafından da ciddiye alınmaya başlanmış ve bu konulara yönelik çalışmaların sayısı yavaş da olsa artış göstermeye başlamıştır. Böylece küresel adalet olgusu salt felsefi ve politik çalışmaların konusu olmaktan çıkmaya başlayıp uluslararası hukukun da ilgi alanı haline gelmeye başlamıştır. Kuzey-Güney eşitsizliği olarak adlandırılan, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki gelir uçurumu, küresel açlık ve sefaletle mücadele gibi hususlarda eskiye kıyasla uluslararası hukuktan çözüm beklentileri yükselmeye başlamıştır. Bu tür kompleks ve küresel ölçekteki sorunların her bir Devletin kendi iç mekanizmalarını harekete geçirerek çözebilmeleri mümkün değildir. Çoğunlukla uluslararası iş birliği ve bunun da ötesinde uluslararası örgütlerin de aktif katılımıyla hükümetler arası aktif eylem planları gerekmekte ve bunların uygulanma başarısı düzenli aralıklarla takip edilmelidir. Ekonomik eşitsizlik, açlık ve yoksulluk sadece Devletlerin kendi ulusal sınırları içerisinde çözebilecekleri sorunlar olmaktan çıkmıştır. Sosyal devlet anlayışının olduğu uluslarda bile sorunun çözümü gün geçtikçe zorlayıcı hale gelmektedir. Bunda sermayenin sınırlar aşarak küreselleşmesi ve ilaç, gıda, sağlık benzeri temel sektörlerde tekel haline gelmesi önemli rol oynamaktadır. Devletler zengin ulusötesi şirket ve sermaye gruplarının kritik sektörlerde gücü ele geçirmesine yabancı yatırıma duyulan ihtiyaç nedeniyle çoğunlukla göz yummakta ve hatta desteklemektedirler. Bu durum devletlerin ekonomisine kısa ve orta vadede can suyu sağlayabilmekle birlikte fiyatları belirleme gücünü ilgili şirketlere bıraktığı için özellikle alt gelir grubundaki vatandaşların temel gereksinimlerini sağlamada büyük zorluklar yaşamasına neden olmaktadır. Bir diğer küresel sorun olan iklim değişikliğinde de uluslararası hukuktan beklentiler oldukça yüksektir. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi, Kyoto Protokolü ve Paris Antlaşması gibi uluslararası anlaşmalarla bu sorunun üstesinden gelinmesi en azından etkilerinin azami oranda düşürülmesi gibi hususlarda önemli mesafe katedilmiştir. Antlaşmaların etkililiğinin devletlerin bu metinlere uymasına ve aralarındaki iş birliğini güçlendirerek devam ettirmelerine bağlı olduğunu ifade etmekte fayda bulunmaktadır. Netice itibariyle, uluslararası hukukun hayati dayanaklarından biri olan küresel adalet, insanlığın barışı sürdürmesine hizmet eden ortak unsurların algılanması olarak anlaşılmaktadır. Küresel adaleti destekleyen bu ortak unsurlar, uluslararası hukukun merkezini oluşturmakta ve belirli yerler ve halklar için tasarlanmış adalet sistemlerinden farklılık göstermektedir. Barış ve güvenlik, ekonomi hukuku, çevre hukuku ve insan hakları gibi uluslararası hukukun çeşitli alanlarında, uluslararası yasa koyucular ve uygulayıcılar genellikle küresel adalet sorunlarıyla karşı karşıya kalmaktadır. Dolayısıyla uluslararası hukukun küresel adalete katkısının çoğunlukla ortak çıkar norm ve ilkeleriyle sağlanabileceğini söyleyebiliriz.

Description

Citation

Collections

Endorsement

Review

Supplemented By

Referenced By