Publication: Sinema ve terapi: “venüsün çiçek sepeti”
Abstract
Babasını kaybetmiş olan Caner ‘yetişkin’ olarak tanımlanan bir coğrafyada tek başına yaşamaktadır. Acemi bir yetişkin midir yoksa olgun bir çocuk mu? Cevabını aradığı yığınla soru karşısında çaresizce zamana sarılır. Ayrık ve ihtimal olan her şey canını acıtırken, minicik bir ikram gibi sesleri ve suretleri birbirine karıştırandır oysa. Hekimlik yaptığı mekanına geldiği Haydarpaşa Kampüsü’nde bir kuş uçumu insan yakınlığında bulur kendisini. Sislerini pusanır ve öpücükler kondurur ‘ayrık’ ve ‘ayrı düşürülmüş’ her şeye. Keşke her şey o çocukluk şarkısındaki gibi olsaydı bir de: Venüs’ün çiçek sepetinde Tatlı bir çocuğum Annemin sesidir Buradan duyduğum Babamın sesidir Buradan duyduğum’… Caner, Babasını kaybettiği günden bu yana hem aklında kalan ‘kendisini’ özlüyor ve sürekli kendini “doğurma” düşleri kuruyor hem Babasının bıraktığı izleri takip ediyor. Ne var ki arkaik bağları hareket etmesine bir türlü izin vermiyor. Kırılgandır ve bir o kadar da çaresiz. Çaresizliğin karşısında gölgelerine bölünüyor ve izleriyle bütünleşiyor. Geçmiş ile gelecek arasında sıkışıp kalmanın ne zor olduğunu sayıklıyor gibidir. Haydarpaşa’nın kendisini çeken yönleri sanki Caner”in bugünü gibidir; öylesine geçmişle doludur ki, gelecek dolambaçlı ve baş döndürücüdür. Ailenin tüm izlerini! taşıyan Caner, her şeyin yepyeni olduğu bir dünyanın da peşinden sürükleniyor Haydarpaşa’da. Resimler, ardında bıraktığı koridor, hızla yol aldığı ve hep başa döndüğü hissiyle neredeyse koşuşturduğu merdivenler, dünmüş gibi karşılaştığı gravürler ve sırtındaki aile fotoğraflarıyla her şeyi ters yüz eden zaman ölçeri saat, Caner’in iç dünyasından fırtınaları ortaya koyuyor. Yaşadığı baş dönmesi ve o terapideki yüzler sanki aradığı ve belki de hiç bulamayacağı ‘kendisi’ midir? Her ne olursa olsun her şeyini paylaştığı küçük ,ağır ve sihirli dostu ‘Pinokyo’da yanındadır kuleye çıkarken. Sonu hüzün de olsa bu uğurda…Venüs’ün Çiçek Sepetinde tatlı bir çocuğum...Genetik resimlerle önünüzden akıp gidiyorum... Karanlığın bile bir gözü vardır ve ‘bir kral da sokakta, herkesin önünde asla ağlayamaz’. İçinde konuşmayan küçük bir kuş bulunan ‘Caner’, artık onu başka birisi içine alsın diye özgür bırakmak zorundadır. Hem de yüreğinde ‘yaralı boş bir kafes’ kalacağını bile bile! Yeryüzüyle erkenden tanışan tüm çocukların tuhaf yazgısıdır sanki bu! Her şeyin yepyeni olduğu bir ‘dünyada’ yalnızca yolculuk düşer paylarına ve çaresizce gitmekte olana sarılırlar. Gelmekte olan sarsıcıdır. Sancı büyütürler ruhlarında ve vedalaşırlar bir yas gibi artık konuşamayan kuşlarıyla! Hayatın sevilecek yanları sanki zamana biat etmekle başlar. Zamansa kapalı bir perdeden ara sıra yansıyanı ters yüz edendir iç dünyasında, bölünmüş yalnız çocukların. Bir mekan gibi, bimekan gibi. Sessizce ve sen’sizce büyüyendir. Kırılmış gerçekleri okur ‘Caner’. Dokunamadığı ve kendisini teğet geçen her şey karşısında Venüs’e sarılır. Çünkü sadece o kendisine çiçek verecektir, yükseklerde. Zeze’ye komşu bir içtenlik taşıyan Caner, hayat karşısında üşüdüğünü söyleyebilenlerdendir. Biyografik bir çalışma olarak da adlandırabileceğim deneysel film, ‘Caner’in 5 yıllık terapi sürecinde bir dönüm noktasıdır. Kayıplarla örülü bir öykünün ‘kurbanı’ olarak da tanımlanabilir Caner. Tek bir farkla ‘kurbanlaşmak’ istememektedir. Terapi süreci yaşamakta olduğu puslu ortamın içinde kendisini görmesini sağlamaya yönelik bir süreç olarak planlandı. Kendisine giydirilmiş olan ‘deri’ soyulurken kanadı ve oldukça canı-mız acıdı Caner’in. Farkındalıklara giden yolda zaman zaman müzik, resim ve sinema yaşanılan sürece hayat verdi. Film Caner’in edebiyattan ödünç aldığı José Mauro de Vasconcelos’un dinamik olarak kendisiyle özdeşleşen Zézé karakterine de bir gönderme, bir sevgi ve bir selamdır. Kim bilir belki de bu konuyu ele alan ‘ben’e ait izler de bulmak olasıdır. Vasconcelos’un üçlemesi Şeker Portakalı, Güneşi Uyandıralım ve Delifişek; Zézé’nin ışıl ışıl yüreğinin hayat öyküsüdür. Tıpkı Caner’in ve isimsiz ve ‘kendisi’ için şarkı söylemeyi sürdüren binlerce sevimli kahramanın da: Irmak kıyısında Kurbağa şarkıya başladı mı Küçük kız,Üşüdüğünü söyler
