Publication: Medya- sermaye- siyaset ilişkisi ve televizyon haberleri
Abstract
Türkiye'de özelde televizyon, genelde diğer kitle iletişim araçlarında verilen haberlerin, büyük oranda o kitle iletişim aracının sermaye yapısı ve ilişkileri çerçevesinde şekillendiği ve çıkarları doğrultusunda yapıldığı bir başka deyişle taraflı olduğu gözlenmektedir. Tekelleşen Türkiye Medyası'nda büyük sermaye gruplarının elinde bulunan televizyonların bir taraftan o grubun çıkarları doğrultusunda hareket ettikleri, diğer taraftan da o sermaye grubunun çakırlarına ters düşen kişi, kuruluş ya da uygulamaların karşısında yer aldıkları ve haberlerinde taraflı oldukları örneklerden anlaşılmaktadır. Bu durum, medyanın sağlıksız yapılaşmasından olduğu kadar, mesleki ve etik açıdan kendi içinde bir denetim mekanizmasını kuramamış olması ve ulusal düzeyde gerekli hukuki altyapının tam anlamıyla oluşturulamamasından da kaynaklanmaktadır. Gazeteci Şahin Alpay, basın özgürlüğü ve bu özgürlüğü kullanan, bağımsız ve saygın medya kuruluş ve kurumlarının, demokrasinin olmazsa olmaz koşullarından biri olduğunu belirtiyor. Alpay, Çünkü: Yurttaşlar ülke ve dünya olaylarına ilişkin haberleri ve bunlara anlam vermelerini mümkün kılan yorumları medyadan alırlar. Bir demokrasinin ancak yurttaşların olan bitenden haberli, bilgili ve olayların ardındaki gerçeği görme imkanına sahip oldukları ölçüde iyi işleyeceği tabiidir.( ) diyor. Murat Özgen de, demokratik yaşamın vazgeçilmez unsurlarından birinin de sağlıklı işleyen bir medya olduğunu kaydediyor. Özgen; Medya demokrasiyi sağlıklı işletip onu geliştirecek olan seçmene doğru bilgi aktarımını gerçekleştiremezse, seçmen doğruyu yanlıştan mümkün olabildiğince uzak tercihi nasıl yapabilecektir? O halde, doğru tercihin anahtarı doğru bilgilendirilmededir. Sonuç olarak diyebiliriz ki demokrasinin yaşaması doğru bilgilendirilmiş seçmene bağlıdır. ( ) diyerek medya ve demokrasi ilişkisini özetliyor. En demokratik anayasa ve yasalar bile tek başına bir ülkeyi demokratik kılmaya yetmez. Çünkü, demokrasinin yerleşebilmesi ve işlerlik kazanması, yurttaşların demokratik bir politik kültüre sahip olmalarına bağlıdır. Medya artan etkinliği nedeniyle bugün bir toplumun siyasal, ekonomik, kültürel, ahlaki, tüm değer, tutum ve davranış biçimlerinin oluşmasında belki aileden ve okuldan da büyük bir rol oynamaktadır. Medya demokrasinin dördüncü gücü dür; siyasi, iktisadi ve diğer güç sahiplerinin kanunlara ve ahlaka uygun davranıp davranmadıklarının denetlenmesinden birinci derecede sorumludur. Bu nedenle medya bir ülkenin ana ve kılcal damarları gibidir. O damarların görevi, içinde gezen yaşam sıvısının ülkenin en ücra köşesine dahi eksiltmeden tam olarak ve özelliğinden bir şey yitirmeden ulaştırmak olmalıdır. Gerisi bu enerji ve yaşamsal gücü kullanacak birey ve toplumun yeteneklerine kalır.( ) Medyanın dördüncü güç olması, onun yasama, yürütme ve yargıdan oluşan üçlü iktidar yapısını kamu adına denetlemesi anlamına gelir. Yani, dördüncü güç olma durumu aynı zamanda bir tür karşı-iktidar olma durumudur. Devleti yönetenlerin oluşturduğu ulusal ve uluslararası politikalar, başka ülkelere karşı alınan tavırlar bu durumda bir istisna teşkil etmez ve gazeteci bu tür durumlarda da halkın haber alma hakkını her şeyin üzerinde tutar. ( ) Türkiye'de uygulamalara bakıldığında, medyanın sağlam temeller üzerine oturtulamadığı görülüyor. Gazeteci Necati Doğru, Türkiye'de 1990'lı yıllardan sonra medyanın sermaye yapısındaki değişimi şöyle anlatıyor: Basını gücü; tek başına bile çok etkili bir güç. Halkın kafasını, fikrini, düşüncelerini, tercihlerini yönetiyor. Banka gücü; o da tek başına bile büyük güç. Bankalarda banka sahibinin koyduğu
kaynak 1 lira ise, halktan faiz vererek topladığı dış kaynak ortalama 15 liradır. Basın gücü halkın kafasını, banka gücü halkın parasını yönetiyor. Banka gücü ile basın gücü... İkisi birleşince... Aman Allahım!.. Halkın kafasıyla parasını yönetmek tek elde toplanıyor. Böyle bir gücün tek elde toplanmasından siz de 'yanık kokusu...' duymuyor, hissetmiyor, algılamıyor musunuz? ( ) Bu arada, ülkedeki kurumları kamuoyu adına denetleyen medyanın, kendi içinde etkili bir denetim mekanizmasını henüz yerleştirememiş olması da 21. Yüzyıla girmeye hazırlandığı bir dönemde, Türk demokrasisinin en önemli eksikliklerinden biridir.( ) Gazeteci İlhan Selçuk, medyanın siyasal iktidarın baskısının yanı sıra, tekelci sermayenin de baskısından söz etmek gerektiğini belirtiyor. Selçuk, medyanın banka-gazete-radyo-televizyon-holding bileşkesiyle ele geçirilmesinin, fikir özgürlüğünün yok edilmesi anlamına geldiğine işaret ediyor.( ) Türkiye'de medya herhangi bir ekonomik etkinlik şeklinde genişlerken, kitle iletişim araçları yapısal ve işlevsel değişimler sonucu rekabet ve tekel durumları açısından özgül sahalar olarak önem kazanmıştır. Ancak, basın ve/ veya iletişim özgürlüğü mücadelesinin, toplum yararına sürdürülebilmesinin en önemli koşulu, basının (genel olarak medyanın) siyasal yetki kadar pazar koşullarından da bağımsız olması gerekiyor. Bu da basın özgürlüğünün kamu tarafından benimsenmesini ve korunmasını gerektiriyor.( ) Türk basını bugün tekelleşme gibi çok tehlikeli bir olgu ile karşı karşıyadır. Yazılı ve görsel basının belirli ellerde toplanması toplumun bakış açısını, değerlendirme özgürlüğünü kısıtlamakta, demokrasiye ve hür düşünceye set çekmektedir. Tekelleşme sansürün ikiz kardeşidir. Bunu engellemenin tek yolu tüm demokratik ülkelerdeki gibi bir an önce antitröst yasaların yaşama geçmesidir. ( ) Medya kuruluşlarının ticari ilişkilerinin sır niteliğinden çıkarılması, bankalarla yahut devletle olan kredi bağlantılarının 'ödeme takvimiyle birlikte' açıklama hükmünün getirilmesi, görevi halka doğru bilgi sağlamak olan kuruluşları, bir takım karanlık sokaklara sapmaktan alıkoyacaktır.( ) Gazeteci Uğur Mumcu, Basındaki tekelleşmeye ve 'promosyon yoluyla haksız rekabete' son verilmedikçe kimse Türkiye'de bundan sonra basın özgürlüğünden söz edemez. Ne basın özgürlüğünden ne serbest piyasadan demektedir.( ) 3 Mayıs 1991'de Namibia'nın Windhoek kentinde UNESCO tarafından düzenlenen Bağımsız ve Çoğulcu Afrika Basınının Geliştirilmesi başlıklı konferansta bir bildiri yayımlandı. Sonradan UNESCO bu bildirinin yayımlandığı günü Dünya Basın Özgürlüğü Günü ilan etti. Windhoek Deklarasyonu, bir ülkede demokrasinin yerleşmesi ve ekonomik gelişmenin sağlanması için basının bağımsız, çoğulcu ve özgür olması gerektiğini vurguluyor. Deklarasyonda, Basının bağımsızlığı, üretimi ve dağıtımı için gerekli malzemelerin ve altyapının siyasal ve ekonomik denetimden bağımsız olmasıyla sağlanacaktır. Basının çoğulculuğu ise toplumdaki görüş ve düşüncelerin olabildiğince geniş bir yelpazede yansıtılabilmesi için her çeşit tekelciliğin sona ermesiyle gerçekleşecektir. ( ) denilerek, basın özgürlüğünün insan haklarının temel taşı ve diğer özgürlüklerin güvencesi olduğu vurgulanıyor. Tekelleşmeden yalnız demokrasi ve dolayısıyla özgür medya değil, medya sektöründe çalışanlar da doğrudan zarar görür. Bu nedenle, Basın Konseyi, Gazeteciler Sendikası, Gazeteciler Cemiyeti, gibi meslek kuruluşları inisiyatif geliştirerek, harekete geçmeli ve bir iç düzenleme oluşturmalıdır. Mehmet Ali Birand da, Bir basın organının bağımsız yayın yapabilmesinin tek yolu, devletin eline bakmaması, hükümetlerden maddi destek aramamasıdır. Bir kuruluş ne zaman ki hükümetlerin kapısına dayanır, işte o andan itibaren gazetecilik işlevini yerine getiremez. ( ) diyerek, Türkiye'deki dengelerin medya alanında da yeniden kurulması ve yeni bir anlayışın yerleşmesi gerekiyor. İletişim medyaları, demokratik olmayan devletler ve para güçleri tarafından yönetilen yurttaşlar çoğunluğuna güç kazandırmaya çalışmalıdır. Medyalar siyasal ya da ekonomik yöneticilerin kişisel kazanç ya da karları için kullanılmamalıdır. Kamusal sorumluluğu bulunmayan iletişim araçlarının demokratik toplumları tehdit ettiği unutulmamalıdır. ( ) Turgay Fişekçi, bir yazısında Çağdaş bir toplum, kamu vicdanının sesi sayılan ilkeli, dürüst bir basınla olabilir ancak.( ) diyor. Türkiye çağdaşlaşma yolunda adım atarken, çağdaşlaşmanın gerektirdiği norm ve değerleri topluma aktaracak Türkiye Medyası'nda da etik ve hukuk açısından düzenleme yapılması şarttır. Çağdaşlaşma yolunda ilerlerken, demokrasinin kurumsallaşması açısından bir taraftan medya özgürlüğünü anayasal ve yasal normlarla güvence altına almak; bununla birlikte medyanın toplumda bir enformatik güç odağı haline gelmesini engellemek ve aynı zamanda medya kuruluşlarının ve medya mensuplarının ahlaki ilkelere uygun şekilde mesleklerini yerine getirmeleri için önlemler almak gereklidir. Medya demokrasi için hem bilgilendirme, hem de denetleme işlevini gören çok önemli bir kurumdur. Bu işlevler ancak ahlaki kurallara saygılı hareket edilen çoğulcu bir ortamda yerine getirilebilir. ( ) Medyanın demokratik işlevlerini gereğince yerine getirebilmesi başlıca üç şarta bağlıdır: 1) Anayasa ve yasalar basın özgürlüğünü güven altına almalıdır. 2) Basın işi, herhangi bir iktisadi girişim, herhangi bir kazanç sağlama uğraşı değildir. Medya sahipleri kuruluşlarının mali bakımdan sağlıklı olmalarını temin yanında, demokratik toplumda üstlendikleri işlevleri yerine getirmelerinden de sorumludur. Gazetecilerin meslek ilkelerine uygun davranmaları, belki öteki meslek grupları için olduğundan da büyük bir önem taşır. Meslek örgütlerinin başlıca görevi bu ilkeleri savunmaktır. 3) Medya, devletten bağımsız, güçlü, birbirleriyle rekabet halinde, meslek ilkeleri üzerine kurulu gelenekleri olan kurumlara sahip olmalıdır.( ) Bir kere her şeyden önce 'medya'daki tekelleşme 'buzdolabı' piyasasındaki tekelleşmeye benzemiyor. Buzdolabı piyasasında tekelleşme varsa, bu, 'az sayıda üretici firmanın' kötü kaliteli ve yüksek fiyatlı mal satarak tüketicileri kazıklaması imkânının olduğunu söylüyor. Ama medyada tekelleşme varsa bu 'az sayıda kişi ve kuruluşun' toplumun kültürel ve siyasal duygu ve düşünceleri üzerinde egemenlik kurarak tüm toplumu kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirme imkanının olması anlamına geliyor. Milyonlarca insanın, neredeyse nasıl eğleneceğinden hangi partiye oy vereceğine kadar tüm eylemleri üzerinde bir çeşit kontrol kurma imkânı, siyasetle medya arasında 'özel' ilişkileri de kaçınılmaz kılıyor. Siyasi otorite, özellikle Türkiye gibi ülkelerde çeşitli teşvik ve kayırmalarla medya tekellerini desteklerken, medya tekelleri de buna karşılık siyasi otoritenin istediği yönde toplumu yönlendirmeye çalışıyor. Tabii ki bütün bunlar da toplumdaki 'siyasi güç dağılımı'nın bozularak toplumun demokratik bir idealden kopması sonucunu doğuruyor. ( ) Türkiye'de genelde medya özelde televizyonların ulusal ve uluslar arası ilkelere uygun yayın yapabilmeleri için kısa vadede sermaye yapılarının sağlıklı bir yapıya kavuşturulması, sektörde istihdam edilenlerin mesleki okullarda yetişen kişiler arasından seçilmesinin yanı sıra, yasal ve özdenetim mekanizmalarının iyi işletilmesine bağlıdır. Uzun vadede ise medyanın sağlıklı bir yapıya kavuşması, Türkiye'de her alanda demokrasinin ve evrensel hukukun tüm kurum ve kurallarıyla iyi işletilmesine bağlıdır. Sağlıklı işleyen bir medyanın da demokrasinin iyi işletilmesinde ve toplumun bütün kesimlerine benimsetilmesinde önemli bir katkısı bulunmaktadır.
kaynak 1 lira ise, halktan faiz vererek topladığı dış kaynak ortalama 15 liradır. Basın gücü halkın kafasını, banka gücü halkın parasını yönetiyor. Banka gücü ile basın gücü... İkisi birleşince... Aman Allahım!.. Halkın kafasıyla parasını yönetmek tek elde toplanıyor. Böyle bir gücün tek elde toplanmasından siz de 'yanık kokusu...' duymuyor, hissetmiyor, algılamıyor musunuz? ( ) Bu arada, ülkedeki kurumları kamuoyu adına denetleyen medyanın, kendi içinde etkili bir denetim mekanizmasını henüz yerleştirememiş olması da 21. Yüzyıla girmeye hazırlandığı bir dönemde, Türk demokrasisinin en önemli eksikliklerinden biridir.( ) Gazeteci İlhan Selçuk, medyanın siyasal iktidarın baskısının yanı sıra, tekelci sermayenin de baskısından söz etmek gerektiğini belirtiyor. Selçuk, medyanın banka-gazete-radyo-televizyon-holding bileşkesiyle ele geçirilmesinin, fikir özgürlüğünün yok edilmesi anlamına geldiğine işaret ediyor.( ) Türkiye'de medya herhangi bir ekonomik etkinlik şeklinde genişlerken, kitle iletişim araçları yapısal ve işlevsel değişimler sonucu rekabet ve tekel durumları açısından özgül sahalar olarak önem kazanmıştır. Ancak, basın ve/ veya iletişim özgürlüğü mücadelesinin, toplum yararına sürdürülebilmesinin en önemli koşulu, basının (genel olarak medyanın) siyasal yetki kadar pazar koşullarından da bağımsız olması gerekiyor. Bu da basın özgürlüğünün kamu tarafından benimsenmesini ve korunmasını gerektiriyor.( ) Türk basını bugün tekelleşme gibi çok tehlikeli bir olgu ile karşı karşıyadır. Yazılı ve görsel basının belirli ellerde toplanması toplumun bakış açısını, değerlendirme özgürlüğünü kısıtlamakta, demokrasiye ve hür düşünceye set çekmektedir. Tekelleşme sansürün ikiz kardeşidir. Bunu engellemenin tek yolu tüm demokratik ülkelerdeki gibi bir an önce antitröst yasaların yaşama geçmesidir. ( ) Medya kuruluşlarının ticari ilişkilerinin sır niteliğinden çıkarılması, bankalarla yahut devletle olan kredi bağlantılarının 'ödeme takvimiyle birlikte' açıklama hükmünün getirilmesi, görevi halka doğru bilgi sağlamak olan kuruluşları, bir takım karanlık sokaklara sapmaktan alıkoyacaktır.( ) Gazeteci Uğur Mumcu, Basındaki tekelleşmeye ve 'promosyon yoluyla haksız rekabete' son verilmedikçe kimse Türkiye'de bundan sonra basın özgürlüğünden söz edemez. Ne basın özgürlüğünden ne serbest piyasadan demektedir.( ) 3 Mayıs 1991'de Namibia'nın Windhoek kentinde UNESCO tarafından düzenlenen Bağımsız ve Çoğulcu Afrika Basınının Geliştirilmesi başlıklı konferansta bir bildiri yayımlandı. Sonradan UNESCO bu bildirinin yayımlandığı günü Dünya Basın Özgürlüğü Günü ilan etti. Windhoek Deklarasyonu, bir ülkede demokrasinin yerleşmesi ve ekonomik gelişmenin sağlanması için basının bağımsız, çoğulcu ve özgür olması gerektiğini vurguluyor. Deklarasyonda, Basının bağımsızlığı, üretimi ve dağıtımı için gerekli malzemelerin ve altyapının siyasal ve ekonomik denetimden bağımsız olmasıyla sağlanacaktır. Basının çoğulculuğu ise toplumdaki görüş ve düşüncelerin olabildiğince geniş bir yelpazede yansıtılabilmesi için her çeşit tekelciliğin sona ermesiyle gerçekleşecektir. ( ) denilerek, basın özgürlüğünün insan haklarının temel taşı ve diğer özgürlüklerin güvencesi olduğu vurgulanıyor. Tekelleşmeden yalnız demokrasi ve dolayısıyla özgür medya değil, medya sektöründe çalışanlar da doğrudan zarar görür. Bu nedenle, Basın Konseyi, Gazeteciler Sendikası, Gazeteciler Cemiyeti, gibi meslek kuruluşları inisiyatif geliştirerek, harekete geçmeli ve bir iç düzenleme oluşturmalıdır. Mehmet Ali Birand da, Bir basın organının bağımsız yayın yapabilmesinin tek yolu, devletin eline bakmaması, hükümetlerden maddi destek aramamasıdır. Bir kuruluş ne zaman ki hükümetlerin kapısına dayanır, işte o andan itibaren gazetecilik işlevini yerine getiremez. ( ) diyerek, Türkiye'deki dengelerin medya alanında da yeniden kurulması ve yeni bir anlayışın yerleşmesi gerekiyor. İletişim medyaları, demokratik olmayan devletler ve para güçleri tarafından yönetilen yurttaşlar çoğunluğuna güç kazandırmaya çalışmalıdır. Medyalar siyasal ya da ekonomik yöneticilerin kişisel kazanç ya da karları için kullanılmamalıdır. Kamusal sorumluluğu bulunmayan iletişim araçlarının demokratik toplumları tehdit ettiği unutulmamalıdır. ( ) Turgay Fişekçi, bir yazısında Çağdaş bir toplum, kamu vicdanının sesi sayılan ilkeli, dürüst bir basınla olabilir ancak.( ) diyor. Türkiye çağdaşlaşma yolunda adım atarken, çağdaşlaşmanın gerektirdiği norm ve değerleri topluma aktaracak Türkiye Medyası'nda da etik ve hukuk açısından düzenleme yapılması şarttır. Çağdaşlaşma yolunda ilerlerken, demokrasinin kurumsallaşması açısından bir taraftan medya özgürlüğünü anayasal ve yasal normlarla güvence altına almak; bununla birlikte medyanın toplumda bir enformatik güç odağı haline gelmesini engellemek ve aynı zamanda medya kuruluşlarının ve medya mensuplarının ahlaki ilkelere uygun şekilde mesleklerini yerine getirmeleri için önlemler almak gereklidir. Medya demokrasi için hem bilgilendirme, hem de denetleme işlevini gören çok önemli bir kurumdur. Bu işlevler ancak ahlaki kurallara saygılı hareket edilen çoğulcu bir ortamda yerine getirilebilir. ( ) Medyanın demokratik işlevlerini gereğince yerine getirebilmesi başlıca üç şarta bağlıdır: 1) Anayasa ve yasalar basın özgürlüğünü güven altına almalıdır. 2) Basın işi, herhangi bir iktisadi girişim, herhangi bir kazanç sağlama uğraşı değildir. Medya sahipleri kuruluşlarının mali bakımdan sağlıklı olmalarını temin yanında, demokratik toplumda üstlendikleri işlevleri yerine getirmelerinden de sorumludur. Gazetecilerin meslek ilkelerine uygun davranmaları, belki öteki meslek grupları için olduğundan da büyük bir önem taşır. Meslek örgütlerinin başlıca görevi bu ilkeleri savunmaktır. 3) Medya, devletten bağımsız, güçlü, birbirleriyle rekabet halinde, meslek ilkeleri üzerine kurulu gelenekleri olan kurumlara sahip olmalıdır.( ) Bir kere her şeyden önce 'medya'daki tekelleşme 'buzdolabı' piyasasındaki tekelleşmeye benzemiyor. Buzdolabı piyasasında tekelleşme varsa, bu, 'az sayıda üretici firmanın' kötü kaliteli ve yüksek fiyatlı mal satarak tüketicileri kazıklaması imkânının olduğunu söylüyor. Ama medyada tekelleşme varsa bu 'az sayıda kişi ve kuruluşun' toplumun kültürel ve siyasal duygu ve düşünceleri üzerinde egemenlik kurarak tüm toplumu kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirme imkanının olması anlamına geliyor. Milyonlarca insanın, neredeyse nasıl eğleneceğinden hangi partiye oy vereceğine kadar tüm eylemleri üzerinde bir çeşit kontrol kurma imkânı, siyasetle medya arasında 'özel' ilişkileri de kaçınılmaz kılıyor. Siyasi otorite, özellikle Türkiye gibi ülkelerde çeşitli teşvik ve kayırmalarla medya tekellerini desteklerken, medya tekelleri de buna karşılık siyasi otoritenin istediği yönde toplumu yönlendirmeye çalışıyor. Tabii ki bütün bunlar da toplumdaki 'siyasi güç dağılımı'nın bozularak toplumun demokratik bir idealden kopması sonucunu doğuruyor. ( ) Türkiye'de genelde medya özelde televizyonların ulusal ve uluslar arası ilkelere uygun yayın yapabilmeleri için kısa vadede sermaye yapılarının sağlıklı bir yapıya kavuşturulması, sektörde istihdam edilenlerin mesleki okullarda yetişen kişiler arasından seçilmesinin yanı sıra, yasal ve özdenetim mekanizmalarının iyi işletilmesine bağlıdır. Uzun vadede ise medyanın sağlıklı bir yapıya kavuşması, Türkiye'de her alanda demokrasinin ve evrensel hukukun tüm kurum ve kurallarıyla iyi işletilmesine bağlıdır. Sağlıklı işleyen bir medyanın da demokrasinin iyi işletilmesinde ve toplumun bütün kesimlerine benimsetilmesinde önemli bir katkısı bulunmaktadır.
