Publication:
Bankacılıkta yeni risk yönetimi anlayışı ve teknikleri

Loading...
Thumbnail Image

Date

Journal Title

Journal ISSN

Volume Title

Publisher

Research Projects

Organizational Units

Journal Issue

Abstract

Uluslararası mali piyasalar 1980 ve 1990'lı yıllarda esaslı bir geçiş dönemine tanık oldu. Uluslararası piyasaların küreselleşmesi ve sermayenin serbest dolaşımı önündeki engellerin ortadan kalkması ile dünyanın daha geniş bir tek piyasa halini alması, piyasalardaki fiyat ve rasyoların daha hareketli ve değişken bir hal alması, piyasadaki şartların değişmesi ile daha karmaşık yapılı alternatif yatırım araçlarının artması, dünyadaki kredi fonlarındaki artış ve uluslar arası finans piyasalarındaki rekabet artışı gibi etkenlerden dolayı risk yönetimi zorunlu bir hal almıştır. Bütün bu etkenler, piyasalardaki belirsizliği arttırırken, öte yandan da dinamik ve rekabetçi finans sektöründeki katılımcıları eskisine göre daha riskli bir ortama sokmaktadır. Bu yüzden, üstlenilen risk ve buna karşılık tutulması gereken sermaye gereği konusunda, Basle Komitesi yeni çalışmalar yapma ve uygulama örnekleri ortaya koyma gereği duymuştur. Risk belirsizliğe açık olma durumu ya da bankanın zararla karşılaşma olasılığı olarak tanımlanabilmektedir. İlk zamanlarda bankacılıkta risk, sadece verilen kredi olarak tanımlanmaktayken, maruz kalınan krizler sonrasında kredi riski dışında kur riski, faiz oranı riski, operasyonel risk, politik risk ve hisse senedi pozisyon riski risk faktörlerinin de olduğu görüldü. Risk yönetimi, riski tamamen ortadan kaldırarak, ondan kurtulmak değil; getiri, sermaye ve riski ilişkilendiren, bunların arasında optimum dengeyi kuran bir yaklaşım, bir yönetim tekniği ve anlayışıdır. Riskin kendisi problem değil, onun yanlış algılanması, fiyatlandırılması ve yönetilmesi problemdir. Risk yönetim süreci şu şekilde açıklanabilmektedir: -Riskleri belirleyen ve yönlendiren faktörlerin analizleri -Riske açıklığın ölçümü -Risklerin azaltılması veya ortadan kaldırılması 1945 yılında oluşturulan Bretton-Woods sistemi ortadan kaldırılıp, sabit kur sistemi terk edildiğinde, piyasadaki taraflar kur riskinden kurtulabilmek için türev ürünler geliştirdiler. Ancak, bunların komplike hale gelerek, spekülatif amaçlı kullanılması sonucunda kur riski önemli hale gelmiştir. Diğer yandan da, savaş sonrası Keynesyan ekonomilerde faiz oranları kontrol altındaydı. Ancak Monetarist ekonomilerin uygulanması ile, enflasyon birinci hedef haline geldi ve faiz oranları üzerindeki kontrol kalktı. Para arzına yapılan müdahaleler sonucunda, faizlerde oluşan dalgalanmalar sonucunda da ortaya faiz oranı riski çıkmıştır. 1974 yılında Bankacılık Düzenleme ve Denetim Uygulamaları Komitesi adıyla 12 üye ülke tarafından kurulan Basle Komitesi'nin amacı denetim konusunda işbirliğini sağlamak ve denetimi geliştirmektir. Bu komitenin yaptırım gücü yoktur, sadece tavsiyeler sunar. Son yıllarda çalışmalarını Sermaye Yeterliliği konusunda yoğunlaştırmıştır. Basle Komitesi 1988 yılında Sermaye Tabanının Risk Ağırlıklı Aktiflere Oranının %8 olması yönünde bir tavsiye kararı yayınlamış ve bu da finans piyasalarında geniş kabul görmüştür. Ancak zaman içinde yetersiz kaldığı yönünde eleştiriler almıştır. Nisan 1995'te yeni bir taslak hazırlanarak piyasa riskinin de sermaye yeterlilik rasyosunun hesaplanmasına dahil edilmesi gündeme getirilmiş, Bu taslakta, riske maruz değer, backtesting(sınama) ve çarpım faktöründen de bahsedilmiştir. Alınan önerilerle beraber, Ocak 1996'da Bankaların açık döviz pozisyonları, borçlanma araçlarının ikincil piyasada ticareti, iştirakler ve opsiyonlar nedeniyle üstlendikleri risklerin de sermaye yeterliliği hesaplanmasına dahil edilmesi kararlaştırılmıştır. Ocak 2001'de ise operasyonel riskin de bu hesaplama da yer alması gerektiği belirtilmiştir. Bankaların karşılaştığı risklerden en önemlileri ve sermaye yeterliliğinin hesaplamasında da yer alanları Kredi Riski, Piyasa Riski ve Operasyonel Risk'tir. Piyasa Riski, 'Bankalarca tutulan pozisyonlar üzerinde, finansal dalgalanmalardan kaynaklanan faiz oranı, kur ve hisse senedi fiyat değişimlerine bağlı olarak ortaya çıkan riskler nedeniyle zarar ihtimali' olarak tanımlanmaktadır. Piyasa Riskini sayısal olarak ortaya koyabilmek amacıyla, Basle Komitesi ilk başta Piyasa Riski için gerekli sermaye hesaplamasında kullanılmak üzere Standart Metod'u tavsiye etmiştir. Ancak Standart Yöntem, tanımladığı faiz oranı, döviz kuru ve hisse senedi şeklindeki 3 risk kategorisinin içlerindeki ve aralarındaki korelasyonları, dolayısıyla çeşitlendirme etkilerini dikkate almaması nedeniyle eleştirilmiştir. Sektördeki finansal kurumlar, piyasa riskine ilişkin düzenlemelerin mali piyasaların gerçek davranış kalıbına dayanan risk ölçüm yöntemlerini kullanarak yapılmasını istemişlerdir. Böylece Riske maruz Değer kavramı gündeme gelmiş ve Basle Komitesi'de 1996 yılında, yerel otoritelerce onaylanmak kaydıyla her bankanın kendi dahili modelini kullanabileceğini ifade etmiştir. Riske Maruz Değer (VaR); belli bir süre için, belli bir güven aralığında ortaya çıkabilecek en yüksek zararı, diğer bir deyişle belli bir parasal tutarı ifade etmektedir. Bununla beraber stres testi, güven aralığı, sınama, yeşil-sarı ve kırmızı bölge kavramları da ortaya çıkmıştır. RMD'nin hesaplanması için 3 ayrı yöntem vardır. Bunlar; Varyans-Kovaryans (Parametrik) Yöntem, Tarihi Simülasyon Yöntemi ve Monte Carlo Simülasyonu Yöntemleridir. RMD tutarı, normal piyasa koşulları altında ne kadar piyasa riskine maruz kalınabileceğine ilişkin olarak istatistiksel bir ölçü sağlamakta ise de ileride meydana gelebilecek varsayımsal olaylara ve olağanüstü fiyat değişikliklerine karşı portföyün duyarlılığı hakkında bilgi vermemektedir. Dolayısıyla riske maruz değer yönteminin stres testleri ile desteklenmesi zorunluluk arz etmektedir. Stres testi, riske maruz değer tutarı aşıldığında zararın ne kadar büyük olabileceği sorusuna yanıt aramaktadır. Stres testi uygulanırken izlenen standart bir süreç olmadığı gibi, etkileri tespit edilebilecek standart senaryolar da bulunmamaktadır. Bu nedenle stres testi süreci, risk yöneticilerinin bilgi ve tecrübeleri doğrultusunda şekillenecektir. Stres testi sürecinde benimsenecek iki temel yaklaşım bulunmaktadır. Bunlardan ilki senaryo analizi, ikincisi ise mekanik yaklaşımlardır. Senaryo analizi sürecinin ilk aşamasını olağandışı varsayımsal senaryoların seçilmesi oluşturmakta, sonraki aşamada seçilen senaryoların portföydeki varlıkların fiyatları üzerindeki olası etkileri tespit edilmeye çalışılmaktadır Senaryo analizi, portföyün dolayısıyla riske maruz değer hesaplamalarının, hesaplamalarda dikkate alınmayan gizli risklere karşı hassasiyetini göstermektedir. Diğer taraftan senaryo analizine ilişkin en önemli sakınca, bu sürecin tamamıyla seçilen senaryolara dolayısıyla da süreci uygulayan risk yöneticilerinin öngörü ve tecrübelerine bağımlı olmasıdır. Stres testleri sürecinde kullanılan mekanik yaklaşımlarda belli senaryolar yerine pek çok sayıda farklı olasılık üzerinde yoğunlaşılmakta ve portföy üzerindeki etkisi en olumsuz olan olasılık bileşimi tespit edilmektedir. Bu yaklaşımlar ele alınan olasılıkların sayısına paralel olarak senaryo analizine göre daha kapsamlı yaklaşımlar olup, daha yoğun hesaplamalar gerektirmektedir. Ayrıca bazı mekanik yaklaşımların olağandışı olay ve sonuçların ortaya çıkma olasılığına ilişkin göstergeler sağlaması da mümkündür. Sonuç olarak, riske maruz değer yaklaşımları belli bir azami olasılıkla ne kadar zarar doğabileceğine ilişkin bilgi sağlarken, stres testleri olağanüstü kötü bir olayın gerçekleşmesi halinde karşılaşılabilecek zarara ilişkin bilgi sunduğundan riske maruz değer uygulamalarını tamamlamaktadır. Ayrıca stres testleri, risk yönetim sisteminin zayıf noktalarına (kullanılan varsayımların hatalı olması gibi) dikkat çektiğinden sağlam risk yönetim sistemleri oluşturabilmek için stres testlerinin uygulanması gerekmektedir. Kendi dahili modelini kullanmak isteyen bankalar içinde bazı nicel ve nitel kıstasları yerine getirme zorunluluğu getirilmiştir. Nicel kıstaslar, 10 iş günlük elde bulundurma süresi, %99 tek taraflı güven aralığı, asgari 1 yıllık tarihi gözlem ve 3 aylık güncelleme aralığı, asgari 3 çarpım tablosu ve hergün RMD hesaplaması yapılmasıdır. Nitel kıstaslar ise, dahili modelin yerel otoritelerce onaylanması, banka içinde bağımsız bir risk yönetimi birimi bulunması, düzenli sınama yapılması, aktif bir üst yönetim ve stres testi uygulanmasının yer almasıdır. Sınama, tahmin edilen ile gerçekleşen RMD tutarı arasındaki farkı dikkate alarak modelin doğruluğunu gözlemlemeye yarayan süreçtir. 250 işgününde, yani son 1 yılda, görülen sapmalar 0-4 arasında ise modelin doğruluğu konusunda sorun olmadığı (Yeşil Bölge), 5-9 arasında ise modelin verdiği sonuçların bazı sorunlar içerdiği(Sarı Bölge) ve gözetim altında tutulması gerektiği, 10'un üzerinde ise ciddi sorunlar olduğu (Kırmızı Bölge) anlamına gelmektedir. Kredi riski, en basit anlamıyla, bir bankanın kredi müşterisinin ya da kendisiyle bir anlaşmaya taraf olanın anlaşma koşullarına uygun biçimde yükümlülüklerini karşılayamama olasılığıdır. Kredi riski yönetimi, her bankanın kredilendirme faaliyetleri nedeniyle ortaya çıkabilecek risklerini tanımlaması, değerlendirmesi, izlemesi ve ölçmesi için gerekli sürelerin geliştirilmesini ve uygulanmasını gerektirmektedir. Kredi risk yönetimi süreci, kredilendirme standartları ve içsel derecelendirme gibi temel unsurlar dikkate alınarak, uygulamaya koyulduktan sonra üç önemli gelişim aşaması geçirmelidir: 1) Beklenen zararların belirlenmesi, hesaplanması ve yönetilmesi 2) Ekonomik sermaye ve kredi riskinin doğurduğu riske maruz değerin ölçülmesi ve yönetilmesi 3) Risk ve getirinin ölçülmesi ve yönetilmesi. Kredi zararları ikiye ayrılmaktadır: Beklenen Zararlar ve Beklenmeyen Zararlar. Beklenen zararlar, kredi portföyünde ortaya çıkması beklenen ortalama bir zarar tutarıdır. Ancak zararların her zaman aynı ortalamalarda olması beklenemez, bu durumda beklenen zararlardaki dalgalanmalar beklenmeyen zararları ortaya çıkarır. İstatistiksel olarak ifade edildiğinde, beklenmeyen zararları beklenen zararların standart sapması olarak tanımlamak mümkün olacaktır. Beklenen zararların üç unsuru bulunmaktadır: i) Tahmin edilen tahsil edilememe olasılığı ii) Ödenmeme halinde ortaya çıkacak zarar bakiye iii) Tahsil edilememe oranı. Beklenen zararlardaki dalgalanmalar olarak tanımladığımız beklenmeyen zararlardan bankanın karşılık ayırmak yoluyla korunması mümkün olmamakta, bu zararlar için bir sermaye karşılığı ayrılması gerekmektedir. Beklenmeyen zararlara ilişkin olarak hesaplanan sermaye karşılığını ekonomik sermaye olarak tanımlamak mümkündür. Dünyadaki en iyi uygulamalar çerçevesinde, kredi riski süreçlerinde yer alması gereken temel unsurları şu şekilde tanımlayabiliriz: a)Bankaya uygun bir kredi riski sisteminin kurulması b)Güçlü ve etkin kredilendirme süreçlerinin oluşturulması c)Kredi riski yönetimi, ölçülmesi ve izlenmesi süreçlerinin devam ettirilmesi d)Kredi riskine ilişkin uygun kontrollerin uygulanması. Kredi riski yönetiminin temel unsurlarından olan İçsel Derecelendirme Modelleri, kredi kullanan borçlunun kredi değerliliğinin değerlendirilmesi amacını taşırlar. Kredi derecesi, borçlunun krediyi geri ödeme gücünü ifade etmektedir. Bu güç zaman içinde değişebileceği için, her borçlunun derecesi belirli zamanlarda gözden geçirilmeli ve yeniden değerlendirilmelidir. İçsel Derecelendirme Modelleri niteliksel ve niceliksel bir çok kriterin değerlendirilmesini içerirler. Niteliksel kriterler firma yönetiminin değerlendirilmesi, pazar payı, sektördeki yeri, üretim veya hizmet teknolojileri, mali piyasalara erişimi gibi çok çeşitli başlıklardan oluşur. Niceliksel kriterler ise rasyo analizleri, bilanço ve nakit akım analizleri ve projeksiyonlarını içerir. Kredi dereceleri bir dizi numerik veya alfabetik karakterlerle ifade edilebilir (AAA-D, 1-10 gibi). Modelde yer alan derecelerin sayısı bankanın portföyünün büyüklüğü ve karmaşıklığıyla doğru orantılıdır. Daha küçük ölçekli ve karmaşık olmayan kredi portföylerine sahip olan bankalar daha az sayıda derece kullanırken, karmaşık kredi ürünleri sunan bankalar daha fazla sayıda derece kullanmaktadırlar. Operasyonel risk, uygun olmayan ya da işlemeyen iç süreçler, insanlar ve sistemler ya da dış etkenler nedeniyle ortaya çıkabilecek zarara uğrama riski olarak tanımlanmaktadır. Operasyonel başarısızlıklar; prosedür hataları, yönetim yanlışları, bilgisayar ve network arızaları, hizmet ya da ürün kalite farklılıkları, sahtecilik, ilgili mevzuat ya da şirket politikaları ile uyumlu olmama gibi özellikler ile karakterize edilebilir. Süreç tanımları daha net yapılabilen ve veri tabanı gerekli entegre bilgi sistemleri ile desteklenebilen kredi ve piyasa risklerinden çok daha geniş kapsamlı olan operasyonel riskin ölçülmesi de söz konusu risklere oranla daha zordur. BIS tarafından önerilen yeni sermaye uyumu taslağına göre bankaların operasyonel riski için de bir sermaye karşılığı hesaplamaları öngörülmektedir. Buna göre bankalar söz konusu sermaye gereksimini üç farklı yaklaşım ile belirleyebileceklerdir: a) Temel Gösterge Yaklaşımı (The Basic Indicator Approach) b) Standartlaştırılmış Yaklaşım (The Standardized Approach) c) Gelişmiş Ölçüm Yaklaşımı (Advanced Measurement Approach) Temel Gösterge Yaklaşımı, oldukça basit bir yöntemdir ve operasyonel risk için ayrılması gereken sermayenin sabit bir göstergenin belirli bir oranı ölçüsünde hesaplanmasını gerektirmektedir. Söz konusu sabit gösterge BIS tarafından brüt kar olarak belirlenmiştir. Temel gösterge yaklaşımının BIS üyesi ülkeler tarafından kullanılması beklenmemektedir. Standartlaştırılmış Yaklaşım, bankanın faaliyetlerinin sekiz iş koluna bölünmesini ve her iş kolunda faaliyetlerin büyüklüğünün göstergesi olarak kabul edilecek genel göstergeler baz alınarak bunların belirli bir oran (Beta Faktörü) ile çarpılması yoluyla sermaye karşılığının hesaplanmasını gerektirmektedir. Gelişmiş Ölçüm Yaklaşımı, daha karmaşık ve riske duyarlı bir yöntemdir. Bu yöntem ile operasyonel risk sermaye karşılığının hesaplanması bankanın içsel risk ölçüm sistemlerine dayanmaktadır. Bankalar içsel risk ölçüm sistemlerinden elde edilecek verileri baz alarak, BIS tarafından belirlenen niteliksel ve niceliksel bazı kriterlere uymak kaydıyla operasyonel risk için sermaye karşılığı hesaplayabileceklerdir. Bankacılık sektöründe ortaya çıkan genel kanı temel gösterge ve standartlaştırılmış yaklaşımların anlamlı göstergelere bağlanmayacağı ve dolayısıyla bu yöntemlerle hesaplanacak operasyonel risk sermaye gereksiniminin gerçekçi olmayacağıdır. Bu nedenle sektörde ortaya çıkan durum büyük uluslararası bankaların kendi risk ölçüm metodolojilerini geliştirmeleri ve operasyonel riske ilişkin sermaye gereksiniminin bu yolla hesaplanmasının tercih edilmesi olacağıdır. Operasyonel riskin analiz edilmesinde kullanılan araçlar, risk haritaları (süreç akışları), risk göstergeleri ve zarar durum tablosu'dur. Bütün araçlar birlikte çalışır. Hiçbiri tek başına operasyonel riskin anlaşılır bir şekilde açıklanmasında yeterli değildir. Operasyonel risk yönetimi ihtiyaçları zaman içinde değişmektedir. Bu ihtiyaçlar geliştikçe, bilgi gereksinimleri de değişmektedir. Birbirlerini tamamlamak için 3 adet hedef belirlenmiştir, bunlar değer biçmek, takip etmek(izin sürmek) ve ölçmek'tir. Ülkemizde de risk yönetimi, hem Türk ve dünya ekonomilerindeki son yıllardaki gelişmelerle ayrı bir önem kazanmıştır. Sermaye hareketlerinde serbestleşmenin 1989 yılında gerçekleştiği ülkemizde, 90'lı yıllarda kamu açıklarının finansmanı amacıyla yoğunluk kazanan devlet iç borçlanması, bankacılık sektörüne riski düşük, getirisi yüksek bir plasman imkanı sağlamıştır. Risk yönetimini pek de gerektirmeyen bu ortam, 2000 yılı başından itibaren uygulanmaya başlanan dezenflasyon ramış ve Kasım 2000 ve Şubat 2001'de yaşanan krizler neticesinde de hayati önem arz etmeye başlamıştır. Son yıllarda Türk bankacılık sektöründe yaşanan gelişmeler sistemin büyük oranda sorgulanmasını gündeme getirmiş, uluslararası eğilimlere paralel olarak sektörün gözetim ve denetimi başta olmak üzere çeşitli alanlarda düzenleme yapılmasını zorunlu hale getirmiştir. Bu amaçla yapılan yasal değişiklik ile bankacılık sisteminin gözetim ve denetimi yeni oluşturulan Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) adında bağımsız bir otorite teşkil edilmiştir. Bankalar Kanunu'nun değiştirilmesi ile başlayan süreçte bankacılık sektörüne yönelik düzenlemelerin diğer önemli bir cephesini ise risk yönetimi oluşturmaktadır. Risk yönetimi ilk olarak 18 Haziran 1999 tarihinde yürürlüğe giren 4389 sayılı Bankalar Kanunu'nda düzenlenmiş ve Bankalar, işlemleri nedeniyle karşılaştıkları risklerin izlenmesi ve kontrolünü sağlamak amacıyla faaliyetlerin kapsamı ve yapısıyla uyumlu, esas ve usulleri Kurumca çıkarılacak yönetmelikle belirlenecek etkin bir iç denetim sistemi kurmakla yükümlü tutulmuşlardır. (Madde 9/ 4). Ayrıca bu konu Hükümetin IMF'ye sunduğu Niyet Mektubunda da açık bir taahhüt olarak yer almıştır. IMF'ye sunulan 09 Aralık 1999 tarihli Niyet Mektubu'nda Gelecek yıl bankacılık sisteminin düzenlenmesi ile gözetim ve denetimi hususlarında ek önemli adımlar atacağız. (i) ihtiyati raporlama ve finansal bilgilerin açıklanmasına yönelik muhasebe standartları, (ii) piyasa riskini de içeren sermaye yeterliliği, (iii) iyileştirilmiş dahili risk yönetimi prosedürleri alanlarında uluslararası standartlara paralel yeni düzenlemeler getirileceği ifade edilmiştir. Bu çerçevede 08 Şubat 2001'de BDDK tarafından yayınlanan ve uluslararası düzenlemelere paralel olan, Bankalarda İç Denetim ve Risk Yönetimi Sistemlerinin Kurulmasına ve Faaliyetine İlişkin Yönetmelik ile Türk bankacılık sektörü için çok önemli bir adım atılmıştır. Bu yönetmelik, yerel bankaların, karşılaştıkları risklerin izlenmesini ve kontrolünü sağlamak üzere kuracakları iç denetim sistemleri ile risk yönetim sistemlerine ilişkin esas ve usulleri belirlemiş ve bunların 2002 yılına kadar bankalara adapte edilmesini istemiştir. Aynı yönetmelik teknolojik alt yapının kurulmasına da değinmektedir. Bu yönetmeliğin hemen arkasından 10 Şubat 2001 tarihinde de BDDK tarafından Bankaların Sermaye Yeterliliğinin Ölçülmesine ve Değerlendirilmesine İlişkin Yönetmelik yayınlanarak piyasa riskini de içeren sermaye yeterliliği düzenlemesi de mevzuattaki ve uygulamadaki yerini almıştır. 08 Şubat 2001'de BDDK tarafından yayınlanan, Bankalarda İç Denetim ve Risk Yönetimi Sistemlerinin Kurulmasına ve Faaliyetine İlişkin Yönetmelik'te, iç denetim sistemi teftiş sistemi ve iç kontrol sistemi olarak ikiye ayrılmış ve bankalarca risk yönetim sistemi kurmak da zorunlu hale getirilmiştir. İç kontrol işlevinin yürütme sorumluluğu yönetim kurulu, üst düzey yönetim, teftiş kurulu, iç kontrol merkezi ve risk yönetimi grubuna verilmiştir. İç denetim ve risk yönetimi birimleri birbirinden bağımsız olarak yönetim kuruluna karşı sorumludurlar. Kendisine operasyonel ve icracı hiçbir birim bağlı olmayan bir yönetim kurulu üyesinin iç denetim işlerinin yürütülmesinden sorumlu olması zorunludur. Risk yönetimi konusunda, bir bankanın maruz kalabileceği risk, tahmin edilen kayıp veya zarar, tahmin edilemeyen kayıp veya zarar ve oluşturulan senaryo çerçevesinde stres altında tahmin edilen kayıp veya zarar olarak ele alınmaktadır. Risk yönetiminin organizasyonel yapısı için yönetim kuruluna doğrudan bağlı bağımsız çalışan bir üst düzey risk komitesi, bu komiteye bağlı banka risk komitesi ve bu komiteye bağlı muhtelif risk komiteleri öngörülmüştür. Bankaların portföylerini günlük larak izlemesi ve normal risk yönetimi dışında, stres testi ve senaryo analizleri uygulaması da zorunlu hale gelmiştir. 10 Şubat 2001 tarihli BDDK tarafından yayınlanan Bankaların Sermaye Yeterliliğinin Ölçülmesine ve Değerlendirilmesine İlişkin Yönetmelik'le sermaye yeterliliği standart rasyosunun hesaplanmasına Piyasa Riski de dahil edilmiştir. Risk ölçümünde kendi dahili modelini kullananlar için riske maruz tutar; riske maruz değer, çarpım faktörü ve 12,5 sayısının çarpımı olarak, standart metodu kullanan bankalar içinse; faiz oranı riski, hisse senedi pozisyon riski, kur riski ve spesifik riskin toplamlarının 12,5 sayısı ile çarpımı olarak belirtilmiştir. Bankaların kendi dahili modellerini kullanabilmeleri için BDDK'dan izin almaları gerektiği, bu izni alabilmek içinse, Basle Komite tarafından belirlenen nicel ve nitel kıstasları yerine getirmeleri şart koşulmuştur. Ayrıca, Koçbank tarafından Parametrik Yöntem, Tarihi Simülasyon ve Monte- Carlo Yöntemlerinin Türkiye piyasasına uygulanmasını değerlendirmek amacıyla yapılan ve Active Finans ve Bankacılık dergisinin de Mayıs-Haziran 2001 sayısının 50. Sayfasında bir makale yayınlanmıştır. Bu çalışmada, dört örnek portföy üzerinden günlük olarak 12 ay boyunca Riske Maruz Değer hesaplaması yapılmıştır. Ayrıca her gün piyasalarda oluşan gerçek fiyatlarla pozisyonların değeri hesaplanmıştır. Böylece her güne ait bir Riske Maruz Değer rakamı ve o gün gerçekte oluşmuş kayıp ya da kazanç tutarı bulunmuştur. Bu şekilde bulunan Riske maruz değer rakamı ile gerçekleşen rakam karşılaştırılarak yöntemlerin performansı incelenmiştir. Bu çalışmada kullanılan 1 yıllık dönem Mart 2000 ile Mart 2001 arasını kapsamaktadır. Bu dönem iki büyük krizi içerdiği için (Kasım 200 ve Şubat 2001) özellikle kriz dönemlerinde metodların nasıl çalıştığını görme şansı oluşmuştur. Bu çalışmada, Tarihi Simülasyon, Monte Carlo ve Parametrik Riske Maruz Değer metodları ile hesaplama yapılmış, ancak Parametrik Riske Maruz Değer ve Tarihi Simülasyon metodlarının karşılaştırılmalı sonuçları verilmiştir. Makalede, bunun sebebi olarak da, Monte Carlo metodu ile Parametrik modelin birbirlerine oldukça yakın sonuçlar üretmesi gösterilmektedir. Riske Maruz Değer modelleri test edilirken, hesaplanan dönem boyunca gerçekleşen kaybın Riske Maruz Değer rakamının üzerinde olması sebebiyle meydana gelen aşımlar kriter olarak alınmıştır. % 99 güven aralığında Riske Maruz Değer, yılda en fazla üç defa aşılması beklenen kayıp miktarıdır. Üzerlerinde Riske Maruz Değer hesaplanan pozisyon/ Portföyler: 1.Hisse senedi pozisyonu: Bir yatırımcının elinde bulunan İMKB 100'e endeksli bir enstrüman. 2.Döviz pozisyonu: USD borcu olan bir şirket 3.TL bono pozisyonu: Elinde bir yıllık devlet tahvili bulunan bir devlet bankası 4.1 yıllık TL devlet tahvili ve kısa USD pozisyondan oluşan bir portföye sahip özel bir banka şeklinde belirlenmiştir. Türkiye'de Riske Maruz Değer uygulamasını örneklerle gösterebilmek için karmaşık olmayan portföyler üzerinde yapılan bu çalışmalar sonucunda ortaya birçok önemli nokta çıkmıştır: -Üssel ağırlık ile uygulanan Parametrik ve Monte Carlo yöntemleri BIS standartlarında başarılı sonuçlar vermiştir ve elbette Türkiye'deki bankalar Riske Maruz Değer modelinin güvenilirliğini mevcut olan farklı iyileştirmeler ile destekleyebilirler. -Yapılan Riske Maruz Değer uygulamalarının sonuçlarına bakıldığında Türkiye'de uygulanabilirliği desteklenmektedir. Ancak Riske Maruz Değer yöntemi tek başına yeterli olmayacaktır. Çünkü bu model, söz konusu güven aralığının dışına çıktığında ne kadar kayıp olacağına dair bilgi vermez. Örneğin; %99 güven aralığında hesaplanan Riske Maruz Değer rakamının bir yıl içinde en fazla üç kere geçilebileceği bilinmekle beraber, geçildiği takdirde kaybın ne kadar çıkabileceği belirsizdir. Buna ek olarak stabilizasyon suni rejimlerde piyasa faktörlerinin volatilitesi bastırıldığından Riske Maruz Değer doğru ölçüm değildir. Örneğin devalüasyon öncesi USD pozisyonunda Riske Maruz Değer hesaplamalarının gelişmiş senaryo analizleri ve stres testing modelleri ile desteklenmesi gerekmektedir. -Türkiye gibi volatilitesi yüksek ve rejim değişikliklerinin sıkça yaşandığı ülkelerde Riske Maruz Değer yönteminin yakın dönemdeki verilere ağırlık verecek şekilde uygulanması önemlidir. -İleride bankalarımız alım satım riski için gerekli olan sermayeyi Riske Maruz Değer kullanarak hesaplayacaklardır. Bu durumda hangi döneme göre Riske Maruz Değer sonuçlarının ele alınması gerektiği önem kazanmaktadır. TBB tarafından, standart metod ile Piyasa Riskine Maruz Tutar'ın nasıl hesaplanacağına dair bir örnek yayınlanmış ve bu örneğe de tez çalışmasında yer verilmiştir. Bankaların üstlendikleri risklerin farkında olmaları, bunları muhtelif istatistiki teknikler kullanarak tesis ettikleri modellerle sayısallaştırmaları ve sonuçta gereğince yönetmeleri bankalar ve hissedarlar için önemli olduğu kadar tüm sektörün sağlığı için de önemli bir konudur. İşte bu nedenle, bankalarımızın mali sistemde görülen başlıca risklere ve özellikle de sistemik risklere karşı kendilerini koruyabilecek mekanizmaları geliştirmeleri, uluslararası normlara uygun iç denetim ve risk yönetimi sistemlerini hızla tesis etmeleri ve uygulamaları gereklidir. Bu aşamada sektörün önündeki en önemli adım, risk yönetimi konusunda kavramsal ve yapısal değişimin tamamlanmasını sağlamaktır. Bunu sağlamak için sektördeki her kurumun; -Risk yönetimini yalnızca yasal düzenlemelere uygunluk olarak düşünmemesi, -Gelişmiş istatistiksel yöntemlere dayalı ölçüm ve analiz tekniklerini kullanması, -Kurulan modellerle beklenmedik durum senaryolarını geliştirmesi, -Riske göre performans ölçümü yapması -Risk-getiri ilişkisine dayanarak sermaye gerekliliğini iş kolları bazında hesaplaması teşvik edilmelidir. Risk ölçümüne yönelik istatistiksel modeller ürünleri son derece basit olduğu piyasamızda bile yüksek bir teknik bilgi düzeyi gerektirmektedir. Bu bilgi düzeyinin sağlanabilmesi gerekli aly yapı sektörde henüz mevcut değildir. Bu durumun uygulamaların gerçekleştirilmesi aşamasını yavaşlatması ve/ veya yanlış içsel modeller geliştirilmesi ihtimali oldukça yüksektir. Bu nedenle, kamu otoritesinin uluslar arası otoritelerden ve/ veya yurtdışındaki diğer kurumlardan sağladığı veya sağlayacağı bilgi transferini yasal düzenlemelerin ötesinde de özel sektör ile paylaşmasını, üniversiteler ile işbirliği içerisinde kullanılan modellerin istatistiksel ve matematiksel altyapısının incelenmesini ve geliştirilmesini sağlayacak eğitimler ve seminerler düzenlenmelidir. Üniversitelerde risk yönetimine yönelik dersler olmalı ve buna yönelik eğitimler verilmelidir.

Description

Citation

Collections

Endorsement

Review

Supplemented By

Referenced By