Publication:
Toplumsal değişim süreci bir etkileme aracı olarak sinema ve 90’ lar Türkiye’ si sineması

Loading...
Thumbnail Image

Date

Journal Title

Journal ISSN

Volume Title

Publisher

Research Projects

Organizational Units

Journal Issue

Abstract

Dünya, uzay boşluğunda bir gezegen olarak yerini aldığı ilk günkü gibi kalmamıştır. Milyonlarca yıl hayvanlara ev sahipliği yapan, üzerinde yaşayan canlılara istediği gibi hükmeden Dünya, konuk etmeye başladığı insan denen varlığın aklını kullanarak gelişmesini izlemiş ve bu zeki yaratığın Doğa'ya yaptığı değişikliklere sahne olmuştur. İnsanoğlu, Doğa'nın verdikleriyle yetinmemiştir. Aklını kullanarak bilgisini geliştirmiştir. Zorluklarla elde ettiği bilgiyi korumak için çabalamış, yöntemler bulmuştur. Geliştirdiği kültürü sayesinde kendisini, çevresini ve Doğa'yı değiştirmiştir. Toplumsal bir canlı olan ve birarada yaşayan insanlar, kurdukları düzenin işleyebilmesi için birtakım kurallar geliştirmişlerdir. Aralarına kültürü koyarak toplumsal hayat içinde yaşanacak bir alan oluşturmuşlardır. Bilgisini yaratan, paylaşan insanoğlu, onu aktarabilmenin yolunu aramış ve birtakım çözümler üretmiştir: dil gibi, yazı gibi. Zamanla artan mesafeleri aşmak, bilgiyi dağıtmak, paylaşmak, başkalarının önüne geçmek ya da etki aracı olarak kullanmak için iletişim araçlarına ihtiyaç duymuştur. Bu nedenle de insanlık tarihinde birtakım araçlar sıraları gelince sahneye çıkmışlardır: mektup, resim, kitap, gazete, dergi, telefon, telgraf, fotoğraf, sinema, radyo, TV, internet gibi. İnsanlık tarihi için önemli bir dönüm noktası olan, hızlı bir değişimin yaşanmaya başladığı Rönesans dönemi Avrupa'dan başlayarak tüm dünyanın çehresini değiştirmiştir. Batı dünyasının öncülüğünde ve Doğu'nun felsefesinin küllerinden yeni bir medeniyet doğmuştur. Değişim sancılı yaşanmıştır ve Avrupa için yeni bir dünyanın kuruluşunda geçen yıllar kolay olmamıştır. Modern dünyanın oluşturulmasında gerekli olan gelişmelerin miladı Avrupa'da yaşanmıştır. Bu nedenle de dünyadaki teknolojik, düşünsel ve toplumsal gelişmelerin başlangıç noktası hep Batı olmuştur. Dolayısıyla bir Aydınlanma'dan söz ettiğimizde Avrupa'da Rönesans ile başlayan süreci değerlendirmemiz gerekmektedir. Yeni bir insanın oluşmaya başladığı Ortaçağ'ın karanlık yıllarının kaosundan sonra insanlık tarihi için değişimin fitili ateşlenmiştir. Bilimden sanata, kültürden insan yaşantısına ve çevresine kadar her yerde karşılaşılan bir değişimdir bu. Soyluların ve Kilise'nin karşı çıktığı, paranın yeni sahiplerinin destekledikleri, insanın ön planda olduğu bir değişim. Doğu'daki zenginliklerin keşfedilmesiyle servetleri artan tüccarlar, yaşadıkları mekanların yani kentlerin çehrelerini değiştirmişlerdir. Taşların yerinden oynadığı XVII. yüzyıl, bunalımlar çağı olarak tarihe geçmiştir. Paranın öncülüğünde mimaride Gotik üslubun yerini insana dönük Barok sanatı alırken; Feodalizm, Kapitalizm karşısında cephe kaybetmiştir. Başka bir deyişle üretimin dar kalıplara sığamaması Feodalizm'in karşısına Burjuvazi'yi bir sınıf olarak çıkarmıştır. XVIII. yüzyıl insanlar için bir aydınlanma çağı olmuştur. Sömürgecilik geliştiği için ticaret canlanmıştır. Bilim alanındaki gelişmeler insanların hayatlarını kolaylaştırmanın yollarını açarlarken, edebiyat alanında roman önem kazanmaya başlamıştır. Feodal rejime yapılan eleştiriler giderek şiddetlenmiş ve 1789'a giden bir düşünce akımı oluşmuştur. 1789 Fransız Devrimi, bireyleri özgür kılmıştır. Kral ve soyluların otoritesi zayıflamıştır. Ticaretin krallar ve kilise karşısındaki zaferi toplumu bir bütün olarak değişime sevk etmesi sonucunu doğurmuştur. Endrüstlileşme ve kentleşme artar, fabrikalar bir bir yükselirken, Sanayi Devrimi'nin çağı olan XIX. yüzyılda Batı dünyası da yeryüzündeki egemenliğini ilan etmiştir. İnsanların kentlere akın akın gelerek, yığınlar halinde yaşamaya başlamaları kitle toplumunu da gündemden düşmeyecek bir şekilde hayatın içine katmıştır. Kalabalıkların içinde, bilinmeyen bir dünyada yaşayan insanlar, kendilerine sunulan homojen bir kültürle edilgin bir hayat yaşamaya başlamışlardır. Büyük kentlerin, küçük insanları haline gelen kalabalıklar, yabancılaştıkları dünyada yanlarındaki kişiden uzaklaşmışlardır. Onlar artık modern dünyanın tüketicisi olarak çevrelerinde olan biteni çağın masalcıları olan gazete ve kitaplardan öğrenir olmuşlardır. Gazete ile çevresinden haber alan, yalnız olmadığını duyumsayan insanlar, roman ile de fantazyalarını gerçekleştirme olanağı bulmuşlardır. Burjuvazi de bu araçlar ile kalabalıklara rahatlatıcı mesajlar vermenin kolaylığını yaşamıştır. Bunun yanında Cervantes, Melville gibi yazarlar yaşanan günü betimleyen ve toplumsal gerçekleri gözler önüne seren eserler ortaya koyabilmişlerdir. İnsanlık tarihine bakıldığında insanların kendilerini birtakım ifade tarzları ile dışsallaştırdıkları görülmektedir. Antikçağ'da mitoslar ve söylenceler, masallar çağlarının dili olmuşlarken; daha sonra yazı devreye girmiştir ve sözlü anlatıma dayalı bir iletişimin yanına eklenmiştir. Yazılı anlatım Sanayi Devrimi'ne kadar yaşadığı altın çağını, kendisinden daha görsel olan başka araçlara devretmiştir: fotoğraf, hareketli görüntü, sinema, TV, video, VCD, DVD gibi görüntü saptama araçları. Fotoğraf, insanlara görsel bir bellek kazandırmıştır. İmgelerin çoğaltılıp, yayılmasında önemli bir araç haline gelmiştir. O güne kadar geleceğe yağlı boya resimle bellek bırakan insanlar, artık daha gerçek anlamda görüntüyü tespit etmenin mutluluğunu yaşamışlardır. Geçmişlerini tarihe kazımışlardır. Fotoğraf, anı somutlaştırıp, dondurmasının yanında bir mesaj ve imge iletim aracı olarakta kullanılmaya başlanmıştır. İnsanların kendilerini XIX. yüzyılın büyük değişimine ve Sanayi Devrimi'ne hazırladıkları yüzlerce yılda biriktirdikleri bilgi ve kültürleri, kendi vücutlarının sınırlarını aşmaları sonucunu hazırlamıştır. Burjuva sınıfının da desteği ve gayretiyle ulaşım, tarım ve endrüstride katedilen aşamalar yeni bir dünyayı oluşturmuşlardır. İnsanların kültürleri de eskisinden daha hızlı bir şekilde aktarılmaya başlanmıştır. Homojen kalıplara sıkıştırılan ve edilgin kalabalıklara dönüştürülen insanlar arasında yabancılaşma olgusu da daha şiddetli yaşanır olmuştur. Bir arada yaşama kitle topumu kavramını da ortaya çıkarmıştır. Tüketici konumundaki birey kendisine sunulan hayatı yaşarken, diğerleriyle haberleşmesini sağlayan, bir yandan da onu yönlendirmede kullanılan KİA'nın etkisiyle hayallerini oluşturmaya başlamıştır. Hareketli görüntü sinema, değişimin ve gelişimin hızla yaşandığı XIX. yüzyıl dünyasına olanı saptayan bir eğlence aracı olarak giriş yapmıştır. Yaratıcılarının öngöremediği kadar önemli bir teknik buluş ve iletişim aracı haline gelmiştir. Günlük yaşamın kopyalarının kaydedilerek, sonradan izleyicilere aktarılması, kaydedileni farklı bir zamanda izleyebilmek ve görmedikleri yerleri canlı fotoğrafla görebilmek insanların hoşuna gitmişse de zamanla can sıkmıştır. Bu nedenle de Melies'nin öncülüğünde kurmaca bir anlatım sinemaya girmiştir. Yazarın yazı ile okuyucusunun düş dünyasına hitap ettiği romandan farklı olarak sinema görüntülü bir kurmaca ile izleyicisine ulaşmıştır. Bu noktada şöyle bir önerme yapılabilmektedir: İnsanlar düşlerini somutlaştırmak için sanatlarını devreye sokmuşlardır. Sanat aracılığı ile gerçeği ve olmasını istedikleri şeyleri somuta indirgemişlerdir. Sinema da bu yönü ile yani duygu ve düşüncelerin görüntüye aktarımı yolu ile bir sanat olmuştur. Sinema uzun yıllar panayır eğlencesi olarak varlığını sürdürmüştür. Zamanla sinema üzerine düşünmeye, üretmeye, konuşmaya başlayan sinemacılar aracılığı ile gelişmeye başlamıştır. I.Dünya Savaşı sonrasında ise 1920'lerle birlikte sinemaya akımlar ve kuramlar girmiştir. Sinemayı ifade aracı olarak kullanan ve görüntü ile anlam yaratma çabasına girişen sinema adamlarının aracılığı ile sinema bir sanat, tüm sanat dallarını içinde barındıran bir 7.sanat olarak algılanmaya başlanmıştır. Tüm güzel sanat dallarından daha fazla halka yakın olan sinema, bir endrüstri, propaganda ve etkileme aracıdır. II.Dünya Savaşı'nda haber filmleri ile savaşı salonlara taşırken, Almanya'da da Goebbels'in öncülüğünde Alman halkını inandırılmak istenen noktaya getirmek için kullanılmıştır. İnsanları yaşanan buhranlı günlerde oyalamada etkin rol oynamıştır. (Büyük ekonomik bunalım sonrasında ve savaş sırasında ve sonrasında çevrilen büyük prodüksiyonlu Hollywood müzikalleri buna örnek olarak verilebilir). Sinema, 1950'li yıllardan sonra TV ile büyük bir mücadeleye girmiştir. Bu nedenle de sinema, teknolojik alanda yenilikler devamlı yapılırken, bilgisayar teknolojisinden yararlanılırken ve starlar yaratılırken, TV'nin karşısında kolay yenilmeyeceğini de ispatlamıştır. Sinema, kısa zamanda tüm dünyaya yayılmıştır. Türkiye'de bu buluşa kayıtsız kalamamış ve İstanbul Pera'dan (Beyoğlu) başlayarak insanların ilgisini çeken bir araç olmuştur. Sinema, dünyadaki başlangıcına benzeyen bir biçimde önce olanı saptama aracı olarak kullanılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nun I.Dünya Savaşı'nda yaşadıklarını belgelemek üzere kurulan Merkez Ordu Dairesi, önceleri belgesellerle yetinirken, öykülü filmler yapmak için de girişimlerde bulunmuştur. Sigmund Weinberg yönetimindeki daire, bir-iki şanssız denemenin ardından sadece belgesel çekimine geri dönmüştür. 1914-1922 arasında Türkiye'de tiyatromsu, daha çok gazete haberlerinden yola çıkan ya da yabancı piyesleri uyarlayan bir sinema vardır. Sinema tecrübesiz kişilerin yönetiminde kalmıştır. 1923-1939 arasında Türk Sineması'nın tek hakimi Muhsin Ertuğrul'dur. Cumhuriyet'in ilanı ile birlikte büyük çapta bir Batılılaşma politikası güdülmeye başlanmıştır. Savaşın yaraları sarılmaktadır. Böyle bir dönemde Batı kültürü almış Muhsin Ertuğrul'un filmlerinde de Batı'nın etkisi görülmektedir. Sinema, devletin ilgisinden uzakta, kendi yağında kavruluyor görünümündedir. Dünyada aynı dönemde sinema-toplum ilişkileri üzerine kafa yorulurken, Türkiye'de varolma mücadelesi veren bir sanat dalıdır sinema. Ancak 1950 sonrasında tiyatrocuların tekeli kırılabilmiştir. Sinema yapmak isteyen, sinemacı bir kuşak yavaş yavaş film çevirmeye başlamıştır. Türkiye çok partili bir düzene geçiş yaparken, sinemada da değişik ve yeni isimlerin görüldüğü gözlemlenmektedir. Sinema, uzun bir dönem varlığını kabul ettirme ve sürdürme mücadelesi vermiştir. Halk tarafından bir eğlence aracı olarak görülmüştür. Sinemacılar bir anlatım biçimi olarak sinemadan yararlanmayı düşünmemişlerdir. Ancak 1950'lerden sonra bu alanda düşünerek üretmeye başlayan bir kuşak devreye girmiştir. Çağdaş bir seviyenin yakalanmasının ön koşullarından birisi kültürün demokratik bir dağılımla toplumun tüm katmanlarına mal olmasıdır. Kalabalıklardan uzak sınırlı bir azınlığın sahip olduğu, nimetlerinden yararlandığı bir kültür, ülkenin kalkınması için yeterli olmayacaktır. Eğitim ile sağlanacak ve tüm topluma yaygınlaştırılacak bir çağdaş kültür oluşturmak için iletişim araçları da kullanılabilecek bir yoldur. Türkiye'de sinema bir iletişim aracı olarak eğlence yönüyle ön planda olmuştur daha çok. Türkiye, 1946'da çok partili düzene geçişle başlayan demokratikleşme ve sanayileşme sürecinden bugüne kadar üç askeri müdahalenin de yaşandığı bir dönem geçirmiştir. Bu yıllar Türk Sinemasının da canlanmaya başladığı yıllardır. Sinemanın Anadolu'da açılan salonlar aracılığı ile yaygınlaştığı ve halkın ilgisini çekmeye başladığı 1950'li yıllarda DP iktidarı yönetiminde Türkiye'de birtakım değişimler gözlemlenmektedir. Liberal bir ekonomi tarzı benimsenmiştir. Özel teşebbüse önem verilmiş ve sermaye birikimi sağlanarak her mahallede bir milyoner yaratmak düşüncesi ön plana çıkmıştır. Kentleşmenin artmaya başladığı, açılan karayolları ile ulaşımın kolaylaştığı bir dönemde uluslararası alanda önemli bir gelişme de Türkiye'nin NATO'ya girişidir. Bunun yanında iç politikada CHP ve DP arasındaki mücadele devam etmektedir. Sinemanın dışında bir başka iletişim aracı hükümet açısından daha önemlidir: Radyo. Radyo, o dönemde partizan radyo suçlamalarıyla karşı karşıya kalmıştır. Nedeni ise hükümet yanlısı yapılan yayınlar ve saatlerce süren vatan cephesine katılanların listelerinin okunduğu programlardır. Sinema ise devletin sansürüne tabi olan ancak önem verilmeyen bir araçtır. Sinemada Anadolu'dan gelen taleplere göre film çevrilmesi uygulaması başlamıştır. Sinema mecmualarınca düzenlenen yarışmalarla aktör ve aktristler seçilerek, sinemanın ilk starları da yaratılmaya başlanmıştır. 1960 yılında yaşanan askeri müdahale ile gelişen bir özgürlük ortamında sinema da rahatlamıştır.Toplumsal sorunlara eğilen filmler çevrilmeye başlanmıştır. Ancak sinema, içinde bulunduğu handikaplardan sıyrılarak bir çizgi oluşturamamıştır. Ülke için önemi anlaşılamadığından toplumsal ve siyasal hayattan etkilenmiş ve genellikle de sansürle kıstırılmaya çalışılmıştır. Bir söz, bir sahne ya da sansürcünün kendi öznel yorumu nedeniyle makaslanan ya da yasaklanan filmler bulunmaktadır. Kültürel birikimden de yoksun oluşu nedeniyle Türk Sineması sınırlarını aşmakta zorlanmıştır. Yine de 60'larda topluma yönelen, toplumun sorunlarına değinen filmler çevrilmiştir. Göç sorunu, iş ve işçi problemleri, işsizlik, köy yaşamı, halkın sorunları beyaz perdeye getirilmiştir. Bunun yanında polisiyeler, salon komedileri tekrar çevrimler (yerli-yabancı) ve edebiyat uyarlamaları ile seyirci beğenisine oynayan filmler de Yeşilçam'ın çarkını döndürmüştür. Hayali kahramanlar, tipler, birbirine benzer konularda çekilmiş filmler, her filmde aynı karakteri canlandıran oyuncular ile beyaz perdede bir masal dünyası yaratılmıştır. Bu tür filmlerde ülke sorunları bir yana, günün tartışma konularından ya da haberlerinden bir diyaloğa rastlamak güçtür. Adeta dünyadan soyutlanmış ama gerçekten varolan mekanlarda yaşayan sanal kahramanlar yaratılmıştır. Sorunlar bireysel çevreyi aşamamıştır. Sinemacılar tüm Türk halkı gibi geniş bir kültürel birikimden yoksundur. Dışarıdan gelen adapte bir teknoloji ve kültür hakimdir. Bu nedenle de kentlerdeki halk hızla değişirken, bunlardan uzak kalan Anadolu halkı ile arasındaki fark açılmaktadır. Zengin ama yozlaşmış, fakir ama onurlu ve kanaatkar kahramanlar aracılığı ile sinemaya da bu durum yansımaktadır. Batı'dan gelen düşünce yapısı, davranış biçimleri ve teknoloji, toplumsal alt yapısı zayıf olan Türkiye'de bir kimlik bunalımına neden olmaktadır. Ne Doğulu ne de Batılı olan, arada kalmış bir kültür ve toplum görünümündedir. Sinema da bir Batı aracı olarak ikilem içindeki Türkiye'nin insanları tarafından bilinçli kullanılan bir araç olma özelliğini kazanmakta güçlükler yaşamıştır. Analitik düşünme yeteneği olmadığı için Türk Sineması da bu düşünceden yoksundur. Karakterler tip düzeyinde kalmışlardır. Konular derinlemesine işlenmek yerine, rastlantılar ve ilginçliklerle oluşturulmaktadır. Sinema ve toplum arasındaki etkileşim, meydana gelen değişimlerin sinemaya yansıması sonucunu doğurmaktadır. Sinema, toplumdan etkilenerek konularını belirlerken, toplum da sinemadan etkilenmekte, düşüncelerini oluşturmaktadır. 1960'dan sonra toplumu hatırlayan Türk Sineması, 1970'lerde bir bunalıma girmiş ve bu on yılın sonlarında seks filmleri ile çıkmazdan kurtulmaya çalışmıştır. 1980'den sonra ise içine kapanan, psikolojik ve kadın sorunlarına değinen filmlerle salonlara gelen sinema, endrüstlileşememenin sıkıntısını her dönemde yaşamıştır. 12 Eylül 1980'de Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yönetime el koyması bir dönüm noktasıdır. Liberal ekonomi politikası ile herşey piyasa malı olarak değerlendirilmektedir. Tüketim olgusu yerleşmiştir. Toplum bir depolitizasyon sürecine girmiştir. 12 Eylül'ü eleştiren filmler pasif kalırlarken, aydınlar da kendi sorunlarına gömülmüşlerdir. İleriye dönük bir adım olarak kadın kahramanların rollerinin değiştiği filmlerin sayısında artış görülmektedir. Kadının cinsel özgürlüğü, bunalımları sinemada yer almaya başlamıştır. 1990'lara başlarken, Türk Sineması ağır bir bunalım içindedir. Amerikan Sineması hakimiyeti altında ezilmektedir. Körfez Savaşı'nın gölgesinde başlayan 90'larda, SSCB'nin yıkılışıyla sona eren soğuk savaş sürecinde Türkiye'nin stratejik konumunun öneminin azaldığı genel kanısı hakimdir. Dış politikasında konumunu ön planda tutan bir politika güden Türkiye, AT başvurusu ve Körfez Krizi sırasındaki tutumu ile Batılılaşma isteğini sürdürmüştür. Depolitizasyon sürecinin sonucu olarak ülke sorunlarından uzak, küreselleşmenin sonucunda kültürel deformasyona uğrayan bir genç kuşağın yetiştiği, artan özel radyo ve TV'ler, tüketim kalıpları ve gündelik hayatla birlikte çehresinin değiştiği bir ülkede, sağlıklı bir modernleşme yaşanamamıştır. Sahip olunan kültüre yabancılaşma, kültürel değerlerin yitirilişi standartlaşmayı getirmiştir. Türk Sineması, 90'lara sorunlarının ağırlaştığı bir başlangıç yapmıştır. Amerikan film şirketlerinin faaliyetlerine başlamaları, filmlerin dünya ile aynı anda Türkiye'ye de gelmesini sağlamıştır. Bu durum zor durumdaki sinemayı daha da zora sokmuştur. 90'lar boyunca Türk Sineması, seyirci azlığı ve finansal sorunlar gibi problemlerle yüzyüze kalmıştır. 1996 sonrasında hasılat açısından bir kıpırdanma yaşadıysa da bu durum birkaç filmle sınırlı kalmıştır. Türk Sineması bir endrüstri ve isim olmayı bu on yılda da ıskalamıştır. Türk Sineması'nın genel bir görünümüne bakıldığında şu sonuçlara ulaşılmaktadır: - Türk Sineması, mali yönden çektiği sıkıntıya bir çare bulamamaktadır. Para bulamaması, teknik alandaki gelişmelerden daha az yararlanabilme sonucunu doğurmaktadır. - Türk Sineması, özel ve kamusal bazda yeterli desteğe ulaşamadığından zor durumda kalmaktadır. - Filmlerin tanıtımlarının yapılamaması ve dağıtım olanaklarının verimli kullanılamaması filmlerin pazar şanslarını azaltmaktadır. - Amerikan filmlerinin tekeli devam etmektedir. Bu filmlerle büyüyen insanların Amerikan Sineması'ndan uzak durmaları beklenmemelidir. - Senaryo bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Senaryo yazarı sıkıntısı çekilmektedir. Konuların işlenmesinde sıkıntılar yaşanmaktadır. - Ulusal kültür ve kimliği tanıtmanın elverişli yollarından sinemaya devletin desteği tam olmalıdır. Bu nedenle de sinemanın devlet tarafından sahiplenilmesi gerekmektedir. Kültür Bakanlığı sinema salonları ve TV'yi kaplayan yabancı filmlerin karşısında Türk Sinemasını korumalıdır. Maddi destekle kalmamalı yurtdışı için lobi faaliyetlerinde yardımcı olmalıdır. - Değişen bir sinema seyircisi profili bulunmaktadır. Apolitik bir kuşak yetişmiştir. Popülist sunumlara prim veren bir izleyici kitlesi bulunmaktadır. Genç ve dinamik, heyecan arayan bir seyirci düşünülerek üretilen filmler ilgi çekebilmektedir. - Sinemanın öteden beri devam eden sorunlarından bir diğeri de içtenliğinin olmamasıdır. Sinema kültüründen yoksunluk senaryo ve yönetmen açısından sıkıntı yaşanmasına neden olmaktadır - Yapımcılar sağlıklı bir sektörün sacayağıdır. Sinemada kazandıklarını sinemaya harcamaları büyük bir destek olacaktır. İç pazarın canlandırılması yanında dış satım ve gösterim şanslarının da zorlanması gerekmektedir. - Sinemanın, sinema oyuncusu ihtiyacı tiyatro, TV ya da moda sektörü gibi kaynaklardan karşılanmaktadır. Sinema ile ünlenen, star olan oyuncular yoktur. Bu da seyircinin özdeşleşme sağlayacağı, filmlerini merakla beklediği oyunculardan yoksunluk anlamına gelmektedir. - Ulusal kültüre yakın, büyük bütçeli, teknoloji destekli, sesli çekilmiş, tanıtımı iyi yapılmış filmlerin ilgi çektikleri görülmüştür. 1990'larda Türk sineması klasik Yeşilçam geleneğinden iyice uzaklaşmıştır. Amerikan filmlerinin dinamizmine yaklaşan filmler görülmektedir. Genç bir yönetmen kuşağı devreye girmiştir. Bunun sonucunda anlatımda, temalarda, kamera hareketleri ve aksiyonda değişiklikler göze çarpmaktadır. Seyirci ile tekrar salonlarda buluşan filmler yapılmıştır. Ancak sinemanın kamuoyunu etkileyen bir tartışma alanı olabileceği unutulmuştur. Zaten eğitim seviyesi düşük, kültürel alanda karmaşa yaşayan bir ülkenin sineması olarak entelektüel ve ahlaki krizden payını alan sinemanın bu unutulmuşluğu hatırlatacak takati de yoktur. 1990'lı yılların Türk Sinemasının ürettiği filmlere baktığımızda birtakım kümelendirmelerin ağır bastıkları görülmektedir: 1- 1994'ten sonra yoğunlaşan ve 2000'lere gelirken artan bir sinema-seyirci ilişkisi söz konusudur. Amerikan tarzı tanıtım kampanyaları, sansasyonel haberler, oyuncular ve yönetmenler sayesinde popüler filmler adlarından söz ettirmişlerdir. Bu filmlerde insanı anlama, sorunlarına değinme çabası görülmemektedir. 2- Alternatif sinema olarak adlandırabileceğimiz, popüler olmaktan uzak, düşük bütçeli, seyirci ile ilişkileri sınırlı olan, bireyi ön plana alan, sıradan insanı anlatan ve gerçekliği yeniden üreten filmler genç bir kuşak tarafından üretilmişlerdir. Bu yönetmenlerin topluma karşı daha duyarlı oldukları görülmektedir. 3- Toplumun kenarında kalmış, şiddet uygulayan ve şiddete maruz kalan insanların hikayeleri perdeye taşınmıştır. Amerikan Bağımsız Sineması gibi kaybedenleri, suçluların dünyasını gözler önüne seren bu filmlerin kahramanları 90'lı yılların suçlularıdır. Eski dönemin hayali ya da acındırılan suçlularından farklı olarak hayatta karşılaşabilinecek insanlardır. Birer anti-kahraman olarak perdeye yansımaktadırlar. 4- 1990'larda, bir önceki on yılın mirası olarak Güneydoğu Anadolu'daki terör insanları tehdit etmeye devam etmiştir. Kürtlerin kendi dillerinde radyo, TV yayını yapmaları, gazete, dergi çıkarabilmeleri yöre insanının talepleri arasındadır. Kürtçe kullanımında birtakım yumuşamalara gidilmiştir. (Örneğin Güneydoğu'ya huzur getirebilmek için yapılan çalışmalar çerçevesinde Başbakan Necmettin Erbakan, 4 Ağustos 1996'da Kürtçe ile ilgili ilk somut adımın Kürtçe TV''de atılıcağını ve GAP TV''den günde 1-2 saat Kürtçe yayın yapılıcağını söylemiştir. -Tutkun Akbaş (Der.), Türkiye'nin 77 Yılı, s. 472.) Siyasal hayatta terör haricinde Kürt kimliği üzerine tartışmalar tartışmalar sinemada da Kürt Filmi olarak ortaya çıkan filmlerin üretilmesi sonucunu doğurmuştur. Kürt destanları beyaz perdeye aksettirilmişlerdir. Güneydoğu'daki çatışma ilk kez film konusu olmuştur. 5- Politik konuları ele alan filmler de, bir şekilde politik mücadele vermiş, inandığı şeyler için fikirlerini savunan insanların iç hesaplaşmaları, birbirleriyle olan ilişkileri ön planda ele alınmıştır. Toplumsal-siyasal çağrışımlar belirgin olamamışlardır. 6- Kentli kadının sorunları sinemaya yansırken, köylü kadın geri planda kalmıştır. Kadının toplum içindeki varlığının sorgulanması yerine, cinselliği ön planda tutularak, erkeklerle ilişkileri, tatminsizlikleri perdeye yansıtılmıştır. 7- Göç olgusunun eski hızını yitirmesiyle, köyden kente göçenlerin problemlerini, kentten kaynaklanan sorunlar almışlardır. Varoşlarda, arka sokaklarda yaşanan marjinal, sıradışı hayatlar, eşcinsellik, işlenen suçlar konu edilmeye başlanmıştır. 8- 90'ların başlarında dini konulu filmlerin ağırlıklı olarak çevrildiği görülmektedir. Bunda artan muhafazakar eğilimlerin payı büyüktür. Bu tür filmlerde politik söylemin ağır bastığı gözlemlenmektedir. 9- Aşk, serüven ve komedi türlerinde akılda kalmış, etkileyici filmler üretilmemişlerdir. 10- Çocuk filmlerine rağbet yoktur. Çocuk yıldız olmadığı gibi, çocukların sorunları da perdeye aktarılmamaktadır. Sinema filmi, projektör makinesinden süzülen bir ışık hüzmesi olarak perdeye ulaştığında karşımıza bambaşka bir dünya serilmektedir. Sinema eğlenmek ve gündelik sorunlarından uzaklaşmak isteyen insanlar için bir atmosfer yaratmaktadır. Ancak bunun yanında insanların kültürlerinin yansıdığı ve yeniden oluştuğu bir iletişim aracı olarak birtakım kodlar da taşıyabilmektedir. 1990'lar sinemasının bu kodları ne kadar taşıdığını düşündüğümüzde çıkardığımız sonuç şudur: Türk Sineması, Türk kültürüne sahip çıkamamıştır. Türkiye'deki sinemanın Batı Sineması gibi olmasını beklemek doğru değildir. Çünkü Türkiye bir Doğu toplumudur. İnsanlarının inançları, örf ve adetleri farklıdır. Dünyaya kaderci bir anlayışla bakmaktadırlar. Bu nedenle de sinemacının dikkatli olması gerekmektedir. Oysa Türk halkına uzun yıllar yakın olan Türk Sineması, Yeşilçam döneminden sonra halktan uzaklaşmıştır. Bu nedenle de seyircisini kaybetmiştir. Bir anlamda da toplumsal bir araç olan sinemanın hayat damarı kopmuştur. Sınırlı bir izleyici kitlesine hitap eden bir sinema anlayışı hakim olmuştur. Sinemacının nasıl bir kültür içinde yaşandığını bilmesi gerekmektedir. Kime film çektiğini bilen yeni bir kuşağın ortaya çıkışı ümit verici bir gelişmedir. Popüler olmayı amaçlayan ve filmim izlensin diye popülist yaklaşımlara prim veren bir yönetmen kuşağı da bulunmaktadır. Üretilen filmleri izleyenler ise ya sinema ile yakından ilgilenen kişilerdir ya da genç bir izleyici kitlesidir. Geri kalanlar ise evlerinde eski Yeşilçam ürünlerini izlemeyi sürdürmektedir. Dertlerine, dünyalarına, kendilerine yabancılaşan insanlar kendi hikayelerini, sorunlarını izlemek yerine Amerikan filmlerini ya da popüler filmleri izlemeyi tercih etmektedirler. 1990'lar sinemasında, popüler olanı, olmayanı, sevileni, sevilmeyeni ile çevrilen filmlerin hepsindeki ortak özellik bir değişimi simgelemeleridir. 90'ların Türkiye'sinin çehresi değişirken, sineması da değişmektedir. Sinemaya sıradan, yoksul, alkolik, suçlu insanlar birer anti-kahraman olarak konu olmuşlardır. Yaşanılan ekonomik sıkıntılar bu insanların sayısını arttırmıştır. Sinema, bu insanları perdeye getirmiştir. Türkiye'de yaşanan hızlı kültürel değişimin neden olduğu deformasyon, marjinal düşüncelere sahip olan, hayatı farklı algılayan, köşe dönücü bir kuşağı yetiştirmiştir. Bu gelişmenin neden olduğu kültürsüzleşme, suç işleme ya da farklı yaşam tarzları da sinemada işlenmeye başlanmıştır. Toplumdaki karmaşa, sinemada da popüler olma, olmama, seyirciyi önemseme önemsememe, mesaj kaygısı taşıma ya da taşımama gibi tartışmalarla sinemada da görülmektedir. Türkiye neyse sineması da o'dur. Sözlü kültürden görsel kültüre atlayan, başta belirttiğimiz yazılı kültür dönemini yaşamayan bir ülkenin sineması toplumun analizinde zorlanmaktadır. Batı düşüncesinin gelişim çizgisi takip edilemediği için sanat alanında da boşluklar ortaya çıkmıştır. Değişimin önüne geçip, topluma yol gösterici olamayan, toplumun bir adım gerisinden olaylara tepki veren sinema, eğlence aracı değil, insancıl duygularla yaşanabilir bir dünya için gerekli değerleri yansıtan ve insanı insan olduğunu düşünmeye zorlayan bir iletişim aracı olmalıdır. Bunun için de ticari sinemanın varlığını yadsımadan hatta bu filmlerden gelen finansman kaynağıyla toplumu anlatan filmler çevrilmesi bir önerme olarak karşımıza çıkmaktadır.

Description

Citation

Collections

Endorsement

Review

Supplemented By

Referenced By