Publication: İslam hukukunda icabın bağlayıcılığı
Abstract
GİRİŞ İcabın bağlayıcı olup olmaması, akdin kuruluşu açısından önem taşımaktadır. Mucibin rucû etmesi, tarafların birbirinden ayrılması, icabın değiştirilerek yenilenmesi ve taraflardan birinin vefat etmesi veya fiil ehliyetini kaybetmesi durumlarında; icabı bağlayıcı görmeyenler, icabın sona ereceğini ve daha sonra vâki olacak kabul ile akdin kurulmayacağını kabul ederlerken, icabı bağlayıcı görenler ise, icabın bağlayıcılık süresince sona ermeyeceğini ve bu süre zarfında mucibe ulaşacak kabul beyânı ile akdin kurulacağını benimsemektedirler. Yani icabın bağlayıcılığı konusunda yapılacak tercih, çoğu kez akdin kurulmuş veya kurulmamış kabul edilmesinde önemli rol oynamaktadır. Özellikle klasik dönem fıkıh alimlerinin bu konudaki tercihlerini ortaya koymaya gayret göstereceğimiz çalışmamızı, iki bölümde ele aldık. Birinci bölümde akdin kuruluşu ile ilgili icap, kabul, akit meclisi ve akdin kuruluş anı konularında
bilgi vermeye çalıştık. İkinci bölümün başında icap-icaba davet ayırımına işaret ederek, icap kabul edilmeyen, dolayısıyla bağlayıcı olma ihtimali söz konusu olmayan beyânları gösterdik. Sonra icabın bağlayıcılığı meselesini, sırasıyla akdin hazırlar veya gaipler arasında olması ve kabul için süre tayin edilmesi açılarından ele aldık. Fıkıh mezheplerinin, icabın bağlayıcılığı açısından normalde kabul ettiklerinin aksine farklı hüküm benimsedikleri akitleri de ayrı bir başlık altında ele aldık. Daha sonra Şafii ve Hanbeli Mezheplerinin benimsedikleri meclis muhayyerliği konusuna değindik. Meclis muhayyerliğinin konumuzla ilgisini göstermesi bakımından başlığı, mucibin akdin kuruluş anından akit meclisinin bitimine kadar bağlı olmaması şeklinde atmayı tercih ettik. Son olarak icabı sona erdiren durumlar hakkında, icabı bağlayıcı gören ve görmeyenlerin benimsedikleri hükümleri ele aldık. Konuları ele alırken fıkıh mezheplerinin görüşlerini açıkladıktan sonra önce Mecelle'nin varsa konuyla ilgili maddesini zikredip, daha sonra Türk Hukukundaki durumu Borçlar Kanunumuzun ilgili maddesi çerçevesinde vermeye çalıştık. Ancak Mecelle'nin temas etmediği veya klasik dönem fıkıh mezhepleri tarafından ele alındığı halde günümüz hukukçuları tarafından ele alınmayan konularda Mecelle veya Türk Hukuku başlıklarını kullanmadık. Yine bir konuda iki veya üç mezhep aşağı yukarı aynı hükmü benimsemişse bu mezhepleri, tekrardan kaçınmak için aynı başlık altında ele aldık. Fıkıh eserlerinde konumuzu araştırırken, bu konuyla doğrudan alakalı herhangi bir başlık olmadığını gördük. Hatta bu konu sadece şurada ele alınmıştır, diyebileceğimiz bir bölüm de bulamadık. Nitekim çalışmamızda bey', icare, nikah, hul', hibe, vasiyet gibi bölümlere müracaat etmek durumunda kaldık. Üstelik bu bölümlerin belirsiz bir kısmında konumuzla ilgili bilgilere ulaşmak ancak mümkün. Bu durumda önümüzde iki seçenek vardı; birincisi klasik dönemde yazılmış birçok füruu fıkıh kitabını ele alıp özellikle bey' bahislerini hızlıca gözden geçirip edinilen bilgiyle yetinmek, ikincisi sadece belli temel kaynakları ele alıp birçok bölümü iyice tetkik edip daha detaylı bilgilere ulaşmak. Biz ikincisini tercih ettik. Eserlerin seçiminde tek bir mezheple bağlı kalmak yerine dört mezhepten de en az bir eseri ele almayı uygun gördük. Zira her mezhebin, konuyla alakalı bazı meselelerde farklı sonuçlara vardığını gördük. Ayrıca bir meseleyi bir mezhebin fakihleri geniş biçimde ele alırken başka bir meseleyi diğer bir mezhebin fakihlerinin geniş biçimde ele aldıklarını gördük. Dört mezhebin sadece bazı temel eserlerini ele alacağımız için belli bir dönemle sınırlı kalmayı uygun gördük. Bu noktadaki tercihimizi konunun en geniş ve detaylı olarak ele alındığı dönemden yana yaptık ki bu dönem Moğol istilasından Mecelleye kadar olan dönemdir. Hatta bu dönemin ikinci yarısı da diyebiliriz. Bu dönemde yazılan eserler arasında tercih yaparken eserin, hem mezhepte tercih edilen görüşlere yer veriyor olmasına, hem de konumuzu yeterince ele alıp almamasına dikkat ettik. Ayrıca konumuza daha çok temas edip daha detaylı tahlillere girmeleri hasebiyle Maliki ve Hanefi mezheplerinden üçer kaynak seçerken Şafii ve Hanbeli mezheplerinden birer kaynak seçtik: İbnü'l-Hümâm (1457), Fethu'l-kadîr ; Hattâb (1547), Mevâhibu'l-celîl ; İbn Nüceym (1562), el-Bahru'r-râik ; Şirbînî (1570), Muğni'l-muhtâc ; Buhûtî (1641), Keşşâfu'l-kına' ; Derdîr (1786), eş-Şerhu'l-kebir ; Desûkî (1815), Hâşiyetü'd-Desûkî ; İbn Âbidîn (1836), er-Raddu'l-muhtâr. Bu eserleri esas almakla birlikte gerektikçe diğer eserlere de başvurduk. Özellikle herhangi bir konuya bir mezhebe ait kaynaklarda rastlayamadığımız zaman, o mezhebe ait diğer temel eserleri de taramayı ihmal etmedik.
bilgi vermeye çalıştık. İkinci bölümün başında icap-icaba davet ayırımına işaret ederek, icap kabul edilmeyen, dolayısıyla bağlayıcı olma ihtimali söz konusu olmayan beyânları gösterdik. Sonra icabın bağlayıcılığı meselesini, sırasıyla akdin hazırlar veya gaipler arasında olması ve kabul için süre tayin edilmesi açılarından ele aldık. Fıkıh mezheplerinin, icabın bağlayıcılığı açısından normalde kabul ettiklerinin aksine farklı hüküm benimsedikleri akitleri de ayrı bir başlık altında ele aldık. Daha sonra Şafii ve Hanbeli Mezheplerinin benimsedikleri meclis muhayyerliği konusuna değindik. Meclis muhayyerliğinin konumuzla ilgisini göstermesi bakımından başlığı, mucibin akdin kuruluş anından akit meclisinin bitimine kadar bağlı olmaması şeklinde atmayı tercih ettik. Son olarak icabı sona erdiren durumlar hakkında, icabı bağlayıcı gören ve görmeyenlerin benimsedikleri hükümleri ele aldık. Konuları ele alırken fıkıh mezheplerinin görüşlerini açıkladıktan sonra önce Mecelle'nin varsa konuyla ilgili maddesini zikredip, daha sonra Türk Hukukundaki durumu Borçlar Kanunumuzun ilgili maddesi çerçevesinde vermeye çalıştık. Ancak Mecelle'nin temas etmediği veya klasik dönem fıkıh mezhepleri tarafından ele alındığı halde günümüz hukukçuları tarafından ele alınmayan konularda Mecelle veya Türk Hukuku başlıklarını kullanmadık. Yine bir konuda iki veya üç mezhep aşağı yukarı aynı hükmü benimsemişse bu mezhepleri, tekrardan kaçınmak için aynı başlık altında ele aldık. Fıkıh eserlerinde konumuzu araştırırken, bu konuyla doğrudan alakalı herhangi bir başlık olmadığını gördük. Hatta bu konu sadece şurada ele alınmıştır, diyebileceğimiz bir bölüm de bulamadık. Nitekim çalışmamızda bey', icare, nikah, hul', hibe, vasiyet gibi bölümlere müracaat etmek durumunda kaldık. Üstelik bu bölümlerin belirsiz bir kısmında konumuzla ilgili bilgilere ulaşmak ancak mümkün. Bu durumda önümüzde iki seçenek vardı; birincisi klasik dönemde yazılmış birçok füruu fıkıh kitabını ele alıp özellikle bey' bahislerini hızlıca gözden geçirip edinilen bilgiyle yetinmek, ikincisi sadece belli temel kaynakları ele alıp birçok bölümü iyice tetkik edip daha detaylı bilgilere ulaşmak. Biz ikincisini tercih ettik. Eserlerin seçiminde tek bir mezheple bağlı kalmak yerine dört mezhepten de en az bir eseri ele almayı uygun gördük. Zira her mezhebin, konuyla alakalı bazı meselelerde farklı sonuçlara vardığını gördük. Ayrıca bir meseleyi bir mezhebin fakihleri geniş biçimde ele alırken başka bir meseleyi diğer bir mezhebin fakihlerinin geniş biçimde ele aldıklarını gördük. Dört mezhebin sadece bazı temel eserlerini ele alacağımız için belli bir dönemle sınırlı kalmayı uygun gördük. Bu noktadaki tercihimizi konunun en geniş ve detaylı olarak ele alındığı dönemden yana yaptık ki bu dönem Moğol istilasından Mecelleye kadar olan dönemdir. Hatta bu dönemin ikinci yarısı da diyebiliriz. Bu dönemde yazılan eserler arasında tercih yaparken eserin, hem mezhepte tercih edilen görüşlere yer veriyor olmasına, hem de konumuzu yeterince ele alıp almamasına dikkat ettik. Ayrıca konumuza daha çok temas edip daha detaylı tahlillere girmeleri hasebiyle Maliki ve Hanefi mezheplerinden üçer kaynak seçerken Şafii ve Hanbeli mezheplerinden birer kaynak seçtik: İbnü'l-Hümâm (1457), Fethu'l-kadîr ; Hattâb (1547), Mevâhibu'l-celîl ; İbn Nüceym (1562), el-Bahru'r-râik ; Şirbînî (1570), Muğni'l-muhtâc ; Buhûtî (1641), Keşşâfu'l-kına' ; Derdîr (1786), eş-Şerhu'l-kebir ; Desûkî (1815), Hâşiyetü'd-Desûkî ; İbn Âbidîn (1836), er-Raddu'l-muhtâr. Bu eserleri esas almakla birlikte gerektikçe diğer eserlere de başvurduk. Özellikle herhangi bir konuya bir mezhebe ait kaynaklarda rastlayamadığımız zaman, o mezhebe ait diğer temel eserleri de taramayı ihmal etmedik.
